Dostluk yemini ile başlayan bir hikâye, iki arkadaşın birbirlerine duydukları bağlılığın güç ve suçla sınandığı bir çürüme anlatısına dönüşüyor. Çukurova’nın verimli topraklarına bırakılan atıklar, yalnızca doğayı değil, insan ilişkilerini ve gelecek hayallerini de kirletiyor. Nuri Cihan Özdoğan’ın yazıp yönettiği “Ölü Köpekler Isırmaz”, suç dünyasının cazibesini bir yükseliş hikâyesine dönüştürmek yerine, insanı suça götüren koşulları, saygı görme arzusunu ve sistemin kendi çıkarları uğruna neleri yok edebildiğini sorguluyor. Dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nin Bright Future bölümünde yapan, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ise SİYAD En İyi Film Ödülü'ne layık görülen film, Özdoğan’ın doğup büyüdüğü coğrafyadan hareketle evrensel bir hikâye kuruyor. Yönetmen Nuri Cihan Özdoğan, filmin çıkış noktasını, karakterlerin birbirleriyle ve doğayla kurduğu tahakküm ilişkisini, yasa dışı atık ticaretinin arkasındaki ekonomik çıkarları ve filmin adının taşıdığı anlamı 24 Saat’e anlattı.

Filmin merkezinde çocukluklarından beri arkadaş olan İsmet ve Dogo var. Babasız büyüyen İsmet, Dogo’nun gücünü idealize ediyor; dahil olmak istediği dünyayı onun üzerinden tanımlıyor. Dogo ise İsmet’in gözündeki gücü kendisini iyi hissetmek için kullanıyor. Birbirlerine bağımlı olan iki arkadaşın ilişkisi, başından itibaren kırılgan ve sağlıksız bir zeminde ilerliyor. Yasa dışı atık ticaretiyle kesişen bu ilişki, para ve iktidar arzusunun yanı sıra dostluk, sadakat ve insanın kendi doğrularını nasıl kurduğu üzerine de düşündürüyor.

Özdoğan, hikâyeyi oluştururken çevrenin kirlenişiyle karakterlerin ve dostluklarının çürümesini birbirinden ayrı düşünmüyor. Adana’nın gerçeklerinden yola çıkan yönetmen, aynı zamanda atık ticaretini yalnızca yerel bir sorun olarak ele almıyor; emperyalizm ve ekolojik sömürü üzerinden daha geniş bir tahakküm ilişkisine işaret ediyor. Filmin temel yaklaşımını ise suçun cazibesini parlatmamak ve karakterlerin suç dünyasındaki varlığını bir başarı öyküsü olarak sunmamak oluşturuyor.

“Çevrenin kirlenişiyle bu dostluğun kirlenişi birbirini tam olarak katmanlıyor”
“Ölü Köpekler Isırmaz”ın çıkış noktasını anlatan Özdoğan, öncelikle İsmet ve Dogo karakterlerini oluşturduğunu, hikâyenin de bu iki arkadaşın birbirleriyle kurdukları sağlıksız bağ üzerinden şekillendiğini söylüyor. Atık meselesinin karakterlerin dünyasına organik biçimde eklemlendiğini belirten yönetmen, hikâyenin oluşum sürecini şöyle anlatıyor:
“Ölü Köpekler Isırmaz” filminde ilk adım olarak karakterleri oluşturdum. İsmet ve Dogo’nun hikâyesi kafamda canlandı. Bu iki karakter birbirine farklı yönlerden bağımlı olan iki arkadaş ve bu arkadaşlık aslında çok sağlıklı bir bağlanma biçiminde gerçekleşmiyor. Çünkü İsmet babasız büyümüş bir karakter ve bunun için Dogo’nun gücü onda idealize edilmiş bir durum. İsmet gücü ve dahil olmak istediği dünyayı Dogo üzerinden tanımlıyor ve Dogo’yu dahil olmak istediği dünyanın bir anahtarı olarak görüyor. Bu bakımlardan Dogo’ya bağımlı bir karakter.
Dogo ise İsmet ile ilişkisini daha narsistik bir yerde kuruyor. İsmet’in gözündeki gücü kendisini iyi hissetmesine sebep oluyor. İsmet’in güçsüzlüğü, Dogo’nun gücünün keyfini sürmesine sebep oluyor, o da bu anlamda İsmet’e bağımlı.
Karşılıklı bir ilişki var ancak bu çok kırılgan ve sağlıksız bir ilişki. “Atık” meselesi de bu ilişkinin gideceği yönü çok iyi belirleyecek bir meseleydi. Çevrenin kirlenişiyle bu dostluğun kirlenişi; bu çocukların hayatlarının ve ruhlarının kirlenişi birbirini tam olarak katmanlıyordu. Bir senarist ve yönetmen olarak bana katmanlı bir hikâye sunuyordu. Atık gerçeği İsmet ve Dogo’nun hikâyesine organik bir şekilde eklemlenebileceği için kurmak istediğim hikâyeye çok uygun olduğunu düşündüm.
Bunun yanı sıra yasa dışı atık ithalatının Çukurova için gerçekliğinin de benim için önemi var. Çünkü ben Adanalı bir yönetmenim ve doğup büyüdüğüm topraklarda böyle bir gerçeklik söz konusu. Anlatmak istediğim hikâye ve dramatik yapı ile bu kadar uyum sağladığı için olayları yasa dışı atık çerçevesinde ele almak istedim.
“Bir yükseliş veya başarı hikâyesi değil, tam aksi yöne giden bir çürüme”
Özdoğan, iki arkadaşın suç dünyasına adım atmasını romantize edilmiş bir dostluk hikâyesi olarak anlatmak istemediğini vurguluyor. Yönetmene göre filmin esas kırılma noktası, İsmet’in Dogo’nun yaptığı kötülükleri görmesi değil, Dogo’nun gözünde kendisinin hiçbir değerinin olmadığını fark etmesi. Dostluğun bir bağlılık yeminiyle başladığı hikâyede, iki karakterin sadakatten anladıkları şey de birbirinden ayrılıyor:
Romantize edilmiş bir dostluk hikâyesi anlatmak istemedim çünkü bu iki çocuk o suç dünyasının içerisine dahil olmak istiyorlar. Hal böyleyken, bir yükseliş veya başarı hikâyesi değil tam aksi yöne giden bir çürüme, bir yozlaşma hatta bir yok oluş hikâyesi anlatmayı tercih ettim. Bu anlamda insanın suç ile ilişkisini kurarken bu hikâyeyi romantize ve estetize edilmemiş bir biçimde anlatmak istedim.
Hikâyede, dostluk ile hırsın birbirini tüketmeye başladığı bir kırılma anı var ve bu kırılma anı aslında İsmet’in Dogo için kendisinin bir değeri olmadığını anladığı an.
Dogo bu kirli sistem içerisinde kirli şeyler yapıyor, İsmet’le kıyaslandığında daha acımasız bir yerden her türlü pis işi yerine getiriyor ama bunların hiçbiri İsmet’in gözünde Dogo’yu bitiren şeyler değil. Her ne olursa olsun, Dogo ne yaparsa yapsın İsmet her seferinde onu affetmeye hazır. İsmet her zaman Dogo’yu kendince korumaya, kollamaya ve gözünde aklamaya hazır. Oysa bir nokta var ki orası İsmet için artık Dogo’yla olan dostluğunun bittiği yer ve bu da Dogo’nun gözünde kendisinin bir değeri olmadığını anladığı an. Filmimiz bir bağlılık yemini ile başlıyor. Bu iki karakterin bağlılığını ve birbirine olan sadakatini iki farklı şekilde anlamlandırdığı bir hikâye izliyoruz ve işte o sadakat yemini çerçevesinde Dogo’nun kendisine olan bakış açısını keşfettiği an İsmet’in gözünde artık bu dostluğun hiçbir anlamının olmadığı andı. Filmin esas kırılma noktası da işte bu dostluğun kırılma noktası oldu…

“İnsanların doğaya karşı kibri ve tahakkümü olduğu gibi birbirlerine karşı da var”
Filmde doğaya bırakılan atıklar, karakterlerin iç dünyasındaki kirlenmeden bağımsız ilerlemiyor. Özdoğan, insanın doğa üzerindeki tahakkümüyle insanların birbirleri üzerinde kurduğu tahakküm arasında bir ilişki kurduğunu belirtiyor. Yönetmene göre bu ilişki, yalnızca iki arkadaşın hikâyesinde değil, ülkeler arasındaki güç eşitsizliklerinde de karşılık buluyor:
Hikâyedeki olaylar benim açımdan birbiriyle çok iç içe diyebilirim. Çünkü doğanın kirlenmesi ile karakterlerin kirlenmesi ve çürümesi hikâye içerisinde oldukça girift.
Atık ithalatı ve beraberinde getirdiği yasa dışı süreçlere baktığımız zaman burada esasında insanın doğaya karşı bir tahakkümü söz konusu. Bir diğer yandan insanın kibri, kendini doğadan daha üstün konumlandırarak doğaya karşı bir yaptırım uygulama cüretini kendisinde görebilmesi söz konusu. Ancak tabii ki doğa çok güçlü. Biliyor ve yaşıyoruz bunu.
Baktığımız zaman insanın doğaya karşı kibri ve tahakkümü olduğu gibi birbirlerine karşı da var. İsmet ve Dogo arasında da bu tahakkümü görüyoruz. Ve elbette ki bir ilişki tahakküme dayalıysa, bu ilişkinin kirlenmesi ve çürümesi kaçınılmaz oluyor. Bu anlamda insanların doğayla ve birbirleriyle olan ilişkisini birbirine bağlayabilir, katmanlayabiliriz.
Film bir yandan da başka bir “tahakküm” meselesine dokunuyor. Emperyalist ülkelerle “dünyanın geri kalanı” olarak konumlandırdığımız diğer ülkeler arasında da bir tahakküm söz konusu. Emperyalist ülkeler artık geri dönüştürülmeyecek, kendileri açısından işe yaramayacak olan çöpü diğer topraklara salmakta bir mahsur görmüyor. Tarih boyunca emperyalizm dediğimiz kavramda her zaman bir sömürge durumu söz konusu olmuştur ve burada da bir ekolojik sömürge olma durumu var. Ne yazık ki ülkemiz de bunun bir parçası haline gelmiş. Ama inanıyorum ve umuyorum ki bu çok kısa süre içerisinde fark edilip; çok yakın gelecekte artık anmayacağımız, gerçekliğini ve geçerliliğini yitirmiş bir süreç olarak kalacaktır.

“Adana sadece bir mekân olarak yer almaktan çıkıyor, bir karaktere dönüşüyor”
Tamamı Adana’da çekilen filmde kent, yalnızca hikâyenin geçtiği bir yer olarak kalmıyor. Özdoğan, filmin çıkışında Karataş’taki lunaparkı kullanma ve orada bir film çekme arzusunun bulunduğunu, daha sonra Adana’nın gerçeklerinden biri olan yasa dışı atık ithalatının hikâyeye dahil edildiğini anlatıyor. Ancak yönetmen, yerel bir gerçeklikten yola çıkarken hikâyeyi zaman ve mekândan bağımsızlaştırmayı da amaçladığını söylüyor:
Filmin tamamını Adana’da çektik. Hikâye de yine Adana’dan yola çıkarak oluşturduğumuz bir hikâye. Öncelikle zaten bu hikâyenin oluşması Karataş’taki lunaparkı kullanma, orada bir film çekme arzusu ile başlayan bir serüven, sonrasında Adana’nın bir gerçeği olan atık ithalatının yasa dışı süreçleri filme eklemlendi. Öyle olunca filmde Adana sadece bir mekân olarak yer almaktan çıkıyor, bir karaktere dönüşüyor. Ama şöyle de bir şey var, elbette ki Adana’nın gerçeklerinden yola çıkarak kurmaca bir hikâye anlatıyoruz ama filmi zamandan ve mekândan da ayrıştırmak istedik. Örneğin bir limandan ona kod isim koyarak bahsettik; yine Adana da ismi geçmeden, “Akdeniz’in doğusu” diyerek tanımladığımız bir coğrafya idi. Sonuçta atık ithalatı sistemini değiştirdiğimizde, yerine daha farklı sistemler koyduğumuzda da yaşanan şeyler aynı. Böylece hikâyenin evrensel ve zamandan bağımsız olmasını arzuladım ama elbette ki Adana hikâyemizde çok belirleyici bir aktördü.
Gündelik hayatı ve anlatım biçimi çerçevesinde düşündüğümüzde karakterlerimiz doğrudan bir Adana dili, Adana ağzı konuşmuyor. Baktığınız zaman bir Adanalı olarak ben ve benim çevrem de böyle bir ağız kullanmıyoruz. Diğer Adana işlerinde izlediğimiz gibi bir ağız, bir dil kendi açımdan söylemem gerekirse çevremde öyle bir şey yok. Elbette ki Adana ağzı diğer taraflardan ayrılıyordur ancak filmde bunu bangır bangır vermek istemediğimi söylemeliyim.

“Benim açımdan kırmızı çizgi suçun asla romantize edilmemesiydi”
Özdoğan, suç hikâyelerinin senaristlere iç ve dış çatışmalar açısından geniş bir alan açtığını düşünüyor. Ancak “Ölü Köpekler Isırmaz”da iki arkadaşın suça yönelmesini yalnızca ekonomik koşullar ve para kazanma arzusuyla açıklamıyor. Yönetmene göre karakterlerin temel motivasyonlarından biri, içinde yaşadıkları dünyada saygı görme ve kararların alındığı masada yer edinme isteği. Özdoğan, özellikle çocukların suç dünyasındaki figürleri rol model olarak görmesine dikkat çekiyor:
İnsanın suç ile ilişkisini incelemek gerçekten çok enteresan. Bi’ kere hikâyeci olarak iç ve dış çatışmalar konusunda bol malzeme sunuyor. Ayrıca insanın suç işleme arzusu, ihtiyacı incelendiğinde belki de insanın uyum sağlamak zorunda kaldığı toplumla ilişkisini de anlamlandırma fırsatı sunuyor. Elbette ki bu asla onaylanamaz bir durum. Filmde de aslında bunu anlatmak istedik. Suç filmlerinde suçun cazibesi anlatılır ama bir suç filmi yapmaya karar verdiğimde benim açımdan kırmızı çizgi suçun asla romantize edilmemesiydi, asla bir yükseliş konusu olmamasıydı. Bir yönetmen olarak buna çok dikkat ettim. Tabii bu dünyaya adım atarken, bu iki karakterin toplum tarafından kabul edilme isteği var. Evet, ekonomik koşullar var, para kazanma, yükselme hırsı elbette ki besleyici öğeler ama bence bu iki karakter için asıl motivasyon yaşadıkları dünyada saygı görme isteği. Filmde kararların verildiği bir masa var, o masada olabilecekler mi? Daha doğrusu o masada oturmak için mürekkep yalayan tarafta olamayacaklarını bilen sokak çocukları bunlar. Bu yüzden o masada oturmak için suç işlemek zorunda olduklarına inandırılmış çocuklar bunlar. Buradaki asıl sıkıntı, günümüzde de çocukların sokak çeteleri tarafından kullanıldıklarını göz önünde bulundurursak; o dünyanın aktörlerinin bu çocuklar için idol kişiler olarak gösteriliyor olması. Suç üzerine hayal kuran çocukları aklamamalıyız. Bence suça sürüklenmiş çocuk tabirini de çok dikkatli kullanmamız lazım çünkü günümüzde ne yazık ki çocuklar okulları basıyorlar, çocuklara saldırıyorlar. Mattia Ahmet Minguzzi gibi bir olay yaşadık o yüzden suç işleyen çocukları aklamak mümkün değil. Suça hevesli çocukların olması sıkıntılı bir durum. Çocukların suça özendirilmesi, suç liderlerinin toplum tarafından saygı görüyor olması durumunu da son derece sağlıksız buluyorum.

“Medya ölü taklidi yapıyor”
Dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nin Bright Future bölümünde gerçekleştiren “Ölü Köpekler Isırmaz”, ilk kez uluslararası bir festival seyircisiyle buluştuğunda, atık ticaretine ilişkin farkındalık da yönetmenin dikkatini çekmiş. Özdoğan, Hollanda seyircisinin meselenin farkında olmasını önemli bulurken, filmin Türkiye’deki ilk gösterimlerinde aynı farkındalığın henüz yeterince oluşmadığını düşündüğünü söylüyor. Yönetmen, senaryoyu yazmaya başladığı dönemden filmin seyirciyle buluşmasına uzanan süreci şöyle değerlendiriyor:
Rotterdam Film Festivali’nin Bright Future bölümü filminize bir tanım katıyor, çünkü festivale ve dünyaya açılan ilk kapımız orası oldu. Şöyle bir tanım katıyor; keşfedilmeye değer, cesur sinema sesleri olarak tanımlıyor seçilen filmleri. Bu anlamda filmimizin böyle tanımlanarak yola çıkmasından çok memnunum. Hakikaten filmi yaparken hem içerik hem de biçim olarak cesur bir film yapmak istiyorduk, bunun da farkındaydık. Rotterdam olmasının farklı bir yandan da anlamı şu, Hollanda’nın liman kenti. Hollanda da Türkiye’ye atık gönderen Avrupa’nın ilk 3 ülkesinden biri. Orada filmimizi seyirciyle paylaştığımızda şunu fark ettik Hollanda seyircisi yaşanan bu durumun farkında. Ben bunu görünce çok şaşırdım ve sevindim. Elbette ki halk bu yaşanan durumu onaylamıyor, bu nedenle yaşadığımız deneyim çok kıymetliydi. Nisan 2026’da İstanbul’da kendi seyircimizle buluştu filmimiz. Filmimiz buluştuğunda kendi seyircimiz bu durumdan çok da haberdar değildi, buna üzüldüm. Tabii bunda medyanın da etkisi çok çünkü medya ölü taklidi yapıyor. Biz bu filmi 2024 Kasım ayında çektik biz filmi, senaryoyu 2021-2022 yılında yazmaya başladım. O zamanlar bu konuyu konuşmak çok mümkün değildi, bu yaz Akdeniz artık plastik kusmaya başlayınca yaşanan durum inkâr edilemez haldeydi. Adana’da seyirci filmi izlerken de artık yaşanan durumun farkındaydı. Ben senaryoyu yazarken de filmi çekerken de film çıktığında bu durum geçerliliğini yitirir diye umuyordum ama bir tevafuk gibi filmimiz çıkmadan önce Akdeniz plastiği kustu artık. Gerçekliğin dikkat çekmesi ve görünür kılınması açısından filmimiz de bir katkı sunduysa hem bir sinemacı hem bir Adanalı olarak mutlu olurum.

“Ekonomik çıkar ortaya çıktığında, bu sisteme zarar verebilecek her şey yok edilebilir”
Atık ithalatının yasal bir süreç olarak yürütülmesiyle bu sürecin içinde ortaya çıkan yasa dışı uygulamalar arasındaki ayrım, filmin suç dünyasını kurarken dayandığı noktalardan biri. Özdoğan, araştırma sürecinde sahte belgelerle ülkeye getirilen atıklar, geri dönüştürülemeyen atıkların bertaraf edilmesi ve bu süreçlerden maddi kazanç sağlamaya çalışan suç örgütleri üzerine çalıştığını anlatıyor. Filmdeki sokak savaşının ise Adana’da bugün yaşanan gerçek bir olay değil, senaryoya dahil ettiği kurmaca bir unsur olduğunu özellikle belirtiyor:
Senaryo yazım aşamasında, araştırmalarımdan öğrendiğim şey, atık ithalatı gayet legal bir şekilde yapılan bir süreç. Ancak bu sürecin içerisinde yasa dışı uygulamalar söz konusu. Burada büyük bir kazanç olduğu için elbette ki suç örgütlerinin buradan nemalanmaya çalışması beklenen bir durum. Çünkü burada yasa dışı süreçlere çok açık dinamikler var. Yurt dışından sahte kodlu bir şekilde gelen atıklarla ilgili evrakta sahtecilikten bahsedebiliriz. Ülkeye geldikten sonra geri dönüştürülemeyen atıkların bertaraf edilmesi. Normalde belirli bir maliyetle daha az zarar vererek yok edilmesi mümkünken, suç örgütlerinin bu durumdan maddi kazanç elde etme amacı sonucu yasa dışı bir şekilde atıkların doğaya bırakılması söz konusu. Yani atık ithalatında yasa dışı bir süreç işlenebiliyorsa, buradaki suç örgütleri tabii ki doğrudan bir bağ kurar. Burada çünkü insan hayatı hiçe sayılıyor, Çukurova’nın verimli toprakları hiçe sayılıyor. Bir suç örgütü için ekonomik bir çıkar ortaya çıktığında, filmin de adından müsemma “Ölü Köpekler Isırmaz” yani bu sisteme zarar verebilecek her şey yok edilebilir. Sadece ve sadece sistem için var olan şey öncelikle ekonomik çıkarlardır. Bu durumun üzerine çok azıcık düşünüldüğünde çözülmesi zor değil; ekonomik rant konusu varsa herhangi bir sektörde, orada suç organizasyonunun meydana gelmesi kaçınılmaz. Çukurova’da da bu sistem suç işlenerek yürütülüyor ne yazık ki. Filmimiz gerçeklerin köklerine bağlanarak kurmaca bir hikâye sunuyor. Ölü Köpekler Isırmaz’da atık ticareti yapan çetelerin bir sokak savaşı söz konusu. Bu sokak savaşı şu an Adana’da var olan bir gerçek değil, bu durum benim kurmaca olarak senaryoya dahil ettiğim bir durum. Diğer yandan sokak çetelerinin Türkiye’de bir savaş halinde olduğunu zaten görebiliyoruz, ben bu iki dünyayı bir araya getirdim sadece.


“Bu sistem kendisine tehdit oluşturabilecek her şeyi yok eder”
Filmin adı, Özdoğan’ın anlatısında hem sistemin kendi çıkarlarını korumak için tehdit olarak gördüğü unsurları ortadan kaldırmasını hem de iki arkadaş arasındaki sadakat ilişkisinin sınanmasını karşılıyor. Yönetmen, “Ölü Köpekler Isırmaz” ifadesinin hikâyenin farklı katmanlarında karşılık bulduğunu belirtiyor:
“Ölü Köpekler Isırmaz” adı bende hikâyenin birçok katmanında karşılık buluyor. Benim dünyamda bu isim bu sistemin mottosu. Bu sistem, bu çark kendisine tehdit oluşturabilecek her şeyi yok eder. Bir köpek kendi çıkarları doğrultusunda dişini gösteriyor, bir tehdit oluşturuyorsa o köpek öldürülür ve bu sistemde yalnızca “Ölü Köpekler Isırmaz.”
Diğer taraftan da bir sadakat hikâyesi anlatıyoruz. Film bir sadakat yemini ile başlıyor. Biz de İsmet ve Dogo’nun dahil olmak istedikleri sistem ile aralarındaki sadakatin sınandığı bir hikâye izliyoruz. Bu anlamda köpek figürünün de hayatımızda “sadık dost” olarak tanımlandığını göz önünde bulundurduğumuzda filmin ismi benim için burada karşılık buluyor.







