Bizim meslek zordur, meşakkatlidir, çilelidir. Askerî darbelerde, ara rejimlerde veya demokratik hakların tırpanlanıp, hukuk devletinin askıya alındığı zamanlarda ilk şamarı hep gazeteciler yemiştir. Okkanın altına ilk giden onlardır. Darp edilirler; zindanlara atılırlar ya da karanlık güçler tarafından suikastlar yoluyla katledilirler. Monarşiden meşrutiyete, oradan da cumhuriyete uzanan demokrasi mücadelemizin tarihi, bu hadiselerin acı örnekleriyle doludur.
Peki, bu neden böyledir? Mesleğimizin iniş-çıkışları, demokrasisinin iniş-çıkışlarıyla beraber salınır da ondan... Bir tartının iki kefesi gibidir demokrasi ve basın özgürlüğü... İkisi de birbirlerini dengeleyip, aynı toplumsal-siyasî hayatın içinde eşit bir biçimde gelişir veya yok olurlar.
"Basın Özgürlüğü", "Halkın Haber Alma Hakkı" ile "Fikir ve İfade Özgürlüğü", demokratik siyasî hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak, basınımızın üzerinde yükselip varolduğu hukukî kavramlardır. Bu kavramların hükmünün kalmadığı yerde ne demokrasiden ne hukuk devletinden ne de basın özgürlüğünden söz edebilirsiniz.
Özgür ve serbest basın, demokratik rejimlerin gereği olarak halkın haber alma hakkının da bir nevi sigortası sayılır. Demokratikleşme sancıları çeken veya demokrasilerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı ülkelerde, bu sigorta çoğu zaman ya işlevsizdir ya da sık sık atar. Türk basını, son yıllarda siyasî krizler, bunalımlar ve demokrasi dışı saldırılar sebebiyle maalesef yine zor bir dönemin içinden geçiyor. Bu süreçte gazetecilik faaliyetleri bir suç gibi değerlendirilerek kovuşturmalara uğruyor; meslektaşlarımız fişlenip, yargılanıyor.
Gazeteciler, halkın haber alma özgürlüğünün sigortası olmalarının yanısıra demokrasinin işlerliğini yürütmesinin takipçisi ve denetçisi olmak vasfıyla da iş görürler. Yani "Dördüncü Kuvvet" olarak...
Ne var ki; bizimki gibi demokrasisi sorunlu olan ve "Erkler Ayrılığı"nın sınırlarının belirsizleştiği ülkelerde, gazeteciler işlerini hakkıyla yerine getiremedikleri gibi sıklıkla gözaltına alınır, hatta tutuklanıp cezaevlerine yollanırlar. Mesleğimizin çilesidir bu... Mesleğini hakkıyla yapıp da zulme maruz kalmamış; işini kaybetmemiş veya mahkeme yüzü görmemiş gazeteci neredeyse yok gibidir ülkemizde...
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınıp, tutuklanmasıyla başlayan protesto gösterilerinin orantısız güçle dağıtılmasından gazeteciler de payını aldı. Şafak baskınlarıyla muhabirler, foto muhabirleri, kameramanlar gözaltına alındılar, tutuklandılar. Bir süre sonra serbest bırakılsalar da yeni gözaltı ve tutuklamalar, meslektaşlarımızın âdeta yasadışı faaliyetlerin odağındaki zanlılar gibi yansıtılmasına meydan verdi.
Bunlarla kalsa iyi... İktidarın havuz medyasından bağımsız olarak muhalif yayıncılık yapan Halk TV, Tele-1, Now TV, RTÜK tarafından çok sayıda program durdurma cezasına çarptırıldı. İdarî para cezalarından söz etmiyoruz bile...
Ancak, basın özgürlüğüne dönük bu ablukadaki en ağır fatura, Sözcü TV'ye çıkarıldı. RTÜK kanala, 10 gün ekran karartma cezası verdi. Yani, lisans iptalinden önceki en son ceza...
Ekran karartma bir nevi sansürdür. Sansürün olduğu yerde artık gazetecilikten, fikir ve ifade özgürlüğü ile halkın haber alma özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir.
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin'in basın açıklamasındaki şu sözlerle yazımızı bitirelim:
“Sözcü TV’ye, İstanbul, Ankara ve İzmir’den yapılan canlı yayınlar ve yorumlar gerekçe gösterilerek böylesine ağır bir ceza verilmesi, gazeteciliğin susturulması anlamına gelir. Ekranı 10 gün boyunca karartmak, halkın gözünü kapatmaktır. Karartılan ekran değil, demokrasidir”