Şu sıkıntılı günlerde her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor.
Ülkede olan biteni, dönen dolapları, iyi kötü her şeyi koltuğumuzda, oturduğumuz yerden seyrediyoruz..
Tabi bunlar kendiliğinden olmuyor…
Bu görüntülerin, röportajların, mahkeme kararlarının anında bize bildirilmesinin arkasında bir haftadır yatak yorgan görmeyen, gözleri uykuya hasret bir gazeteci ordusu var..
Geceleri dışarıda hava eksilerde seyrediyor..
Hele bir de İstanbul, İzmir gibi kentlerde rutubet var ki,  insanlar kemik iliklerine kadar titriyor..
Ama yine de şekillerini bozmamaları lazım. Çünkü her an stüdyodan bağlantı yapılabilir; 
O yüzden kılık kıyafetlerinin, saçlarının başlarının, yüz ifadelerinin bozulmaması; kameramanların soğuktan ellerinin titrememesi, objektiflerinin buğulanmaması gerekir.
Zihinlerinde de saçmalamadan, teklemeden, düzgün ifadelerle olan biteni anlatabilmenin gerilimi.
Tabii bu arada gözleri cayır cayır yakan, ciğerleri tıkayan biber gazlarının etkilerini, panzerlerden fışkırtılan buz gibi, boyalı, tazyikli suları hiç hesaba katmıyorum bile…
Ağızdan çıkabilecek bir yanlış cümlenin yaratabileceği hukuki sonuçları da işin piyango kısmı…
Sevgili okuyucular emin olun ki bu arkadaşlarımız, kardeşlerimiz bu işlerin karşılığında öyle büyük paralar falan kazanmıyor.
Hatta çoğu asgari ücretle çalışıyor.. Kimilerinin sosyal güvencesi bile yarım yamalak..
Dahası,  yayın kuruluşu ekonomik krize düşerse; fatura ilk olarak bu kardeşlerimize kesiliyor.
Size bir şey söyleyeyim; Gazeteciler bu gerilim dolu meslek yaşamları nedeniyle ömrü en kısa meslek grubu ne yazık ki..
Kalbinde stent olmayan, ya da by-pass’lı olmayan arkadaşımız o kadar az ki…
Sigara? Ne yazık ki ister istemez ona sarılıyorlar.. İçmeseler iyi ama…
Bir gazetecinin ailesine, çocuklarına ayırdığı zaman da o derece kısıtlı…
Yazı işleri müdürü: “Sen bugün Çağlayan adliyesindesin, sen Belediye’den, Saraçhane’den sorumlusun, sen de Slivri’desin” dediği zaman: 
“Bu gün çocuğum çok ateşlendi, onu doktora götürmem lazım” demek gibi bir şansınız yok…
Ne kadar okursanız okuyun, ne kadar bilgili, kültürlü olursanız olun; gazeteci kimliğinize tepeden bakanlarla, sizi küçümseyenlerle de karşılaşıyorsunuz. İlişki kurmak zorunda olduğunuz üst düzey bürokratların size;  -görgüsüz artistlerin magazin muhabirlerin yaptığı muamelenin benzerini- yapmaya çalışması da ayrı bir konu..
Ama her şart altında siz o haberi kapmak, o röportajı yapmak zorundasınız..
Gerçi iş bitince o görgüsüz küçümsemeye hayatınızda küçücük bir nokta bile ayırmazsınız, o da başka..
Bakın size başımdan geçen bir hadiseyi anlatayım:
Gümrük Ticaret Bakanlığı’yla TRT arasında bir protokol imzalanmış, Ahi Evran Veli’nin belgeseli çekilecek,  ayrıca “Ahlaklı Ticaret, dürüst esnaf” konulu beş tane kamu spotu çekilecek, parayı Bakanlık verecek, biz de yayınlayacağız.
İşi bana verdiler.
Bakan’la (Hayati Yazıcıoğlu) görüşmeye gittim.
“Sayın Bakan, ben dramatik yapılı 5 spot çekerim, sonra her spotun arkasına ikişer cümlelik etkileyici birer metin yazarım, kamerayla geliriz, burada o metinleri size okuturuz, spotun sonuna  ekler, yayına hazırlarız..”
“Anlaştık Ergincim, kolay gelsin.”
Gittim, senaryoydu, sanatçılardı, klipleri çekip bitirdim.
Malum tarikatın Devleti neredeyse ele geçirdiği yıllar;
Bakanın Basın danışmanına mail attım:
“Spotlarla ilgili Bakanın konuşmalarını çekmemiz gerekiyor, sizden randevu rica ediyorum.”
Hiç beklemediğim bir cevap geldi: “Sayın bakanın zamanı yok!”
Şaşırdım ama ısrarla yazdım: “Biz bakanla anlaşmıştık, bir sıkıntı olmasın, kendisiyle bir görüşseniz, Çünkü bir haftamız kaldı!”
“Görüştüm, istemiyor Ergin bey!  İyi günler!”
Kibarca hakaret edip bizi sepetledi  sayın üst düzey! basın danışmanımız..
Hayatımda beni  bir çok tehlikeden kurtaran bir duygum var ki o da “Şüphe”dir..
E ne de olsa Descartes, Hume okumuşluğumuz var.. 
Uzatmayayım, bu yazışmayı bastım, bakanın konuşma metinleriyle birlikte iki-üç sayfalık minik bir dosya yaptım;  ve çekip montajladığım spotlarla birlikte, seyretmek üzere bakanın yanına gittim.
Bakan klipleri izledi, yüzü asık bir biçimde bana döndü:
“Ergin bey biz sizle ne konuşmuştuk? Hani ben neredeyim burada?”
“Ben de size bunu soracaktım sayın Bakanım? Niçin vazgeçtiniz konuşmaktan?
“Ben niçin vazgeçecekmişim ki?
Hemen minik dosyacığı uzattım kendisine: “Cevap burada sanıyorum Sayın Bakanım…”
Hayati bey basın danışmanıyla yaptığımız yazışmayı okudu, yüzü kızardı, telefonu kaldırıp sekreterine:
“Çağır şunu bana!”
Anlamadığım şey, sekreter “kimi efendim?” diye sormadı bile…
“Sen ne cesaretle benim adıma karar veriyorsun!” diye başlayan, devamını burada yazmamam gereken biçimde devam eden bir monologdan sonra, 
O bana ukalaca cevaplar yazan üst düzey bürokratımızın yüzüne şöyle bir baktım.
Hayatımda en sevdiğim rengi gördüm: “Limon küfü!”
“Sayın bakanım, henüz vaktimiz var,  ben telefon edeyim kameramanı çağırayım, metinler de hazır, çekeriz, ben de bu gece montajlar yayına teslim ederim…”
Bakan bana döndü; “Ergincim, seni de gereksiz yere üzdük, çoluk çocuğun var mı?
“Evet,  beş yaşında bir oğlum var sayın bakanım..”
Adı ne?
“Enver Ege ama biz ona ‘Enver Paşa’ diyoruz..”
Bakan telefonu kaldırıp sekretere; “Kızım, o, sabah gelen çikolatayı getiriver bir zahmet..”
Ankara’nın en lüks pastanesinden alınmış nah şöyle iki kiloluk, hani tırtıklı kabukları olan bir çikolata paketi…
Eeee! Zaman zaman gazeteciler küçük de olsa ödül de alır..
Ama benim için en büyük ödül yine de “Limon küfü”dür…