Arkadaşlarım bazen soruyor:
“Ergin senin bu Ortaçağ aşkın nedir Allahaşkına?”
Ortaçağ aşkım şu;
Eğer Avrupa’nın bu gün geldiği durumu tam olarak anlamak istiyorsak,
Avrupa’nın kapısında, “biz buraya aitiz, yerimiz burası” diye Avrupa ailesinin bir ferdi olmaya çalışıyorsak ve bir türlü o kapıdan içeri giremiyorsak,
Avrupa’nın “neredeeen nereye” geldiğini anlayamadığımız içindir..
Nereden nereye? Ortaçağdan bugüne…
Bugün eğitimde, bilginin öneminin anlaşılmasında, teknolojide, ve sonuç olarak da her türlü sosyal standarda ulaşmalarındaki şifreyi çözmenin yolu, Ortaçağda olan biteni anlayabilmekten geçer.
Geçtiğimiz gün, Katolik dünyasının ruhani lideri ve Vatikan Şehir Devletinin Hükümdarı, Papa Francesco öldü.
Evet! Papa hem Katolik dünyasının ruhani lideri, hem de bir ülkenin hükümdarı sıfatını taşıyor..
Yani aynı zamanda siyasi bir güç..
Peki fiilen bu siyasi gücünü kullanıyor mu? Hayır!
Oysa Vatikan Cumhuriyeti, aynı zamanda, tek tanrılı dinler içinde Dünyada en çok inananı olan bir dinin liderine ev sahipliği yapıyor..
Ama Vatikan, bu liderliği tamamen sembolik olarak algılıyor ve inanç sahiplerinin uğradığı bir turistik merkez olarak varlığını sürdürüyor.
Papa gelen ziyaretçilerle diyaloglarında ya da diğer ülkeleri ziyaretlerinde; farklı dinlere son derece saygılı davrandığı gibi, barış, insan sevgisi, çocukların korunması, çevre sorunlarına dikkat çekme gibi insani konular dışında hiçbir polemiğe girmemeye özen gösteriyor.
Niçin? İşte sebebi Ortaçağ’da…
5. Yüzyılda, Roma imparatorluğu çökmeye başlarken imparatorluktan boşalan otoriteyi Katolik kilisesi doldurmaya başladı.
Böylece Papa artık yalnızca dini değil, siyasi bir figür haline geldi
Kilise, toprak sahibi olarak feodal sistemin bir parçası oldu.
Artık rahipler, piskoposlar; tüccarlardan, zenginlerden, soylulardan, çok daha güçlüydü.
Hükümdarların taç giyme törenlerini papa yapıyor, imparatora tacını giydirerek, onu, tanrının yeryüzündeki kılıcı ilan ediyordu.
Yani Papa o yetkiyi imparatora lütfetme hakkını kullanarak, onun da üzerinde bir imtiyaz sahibi görünümündeydi.
Bu gücü kaybetmek istemeyen kilise, kendisine en büyük düşman olarak; aklı, mantığı, bilgiyi görüyordu.
Çünkü kilisenin safsatalarını gün yüzüne çıkaracak, teşhir edecek tek güç bilimin ışığıydı.
Kiliseden farklı düşünen, bu saçmalıklara itiraz edenler için engizisyon mahkemeleri kuruldu.
Aklı bilgiyi savunanlar şiddetle susturularak cezalandırıldı.
Galileo Galilei de engizisyon mahkemesinin cezalandırdıkları arasındaydı.
Kilise, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmek için insanların günahlarını, öldükten sonra gidecekleri cennetin kapılarını da kontrol etmeye başladı.
Günah işleyenler ‘endülüjans’ adı verilen sistemle, kiliseye günahlarının karşılığını para olarak ödüyor böylece günahlarından kurtuluyorlardı.
Yine bu dönemde ‘Pulgatory’ (Araf) kavramı ortaya çıktı: Yani ölen bir yakınınızın acı çekmemesi, cezalandırılmaması, araftan kurtulup rahatlıkla cennete gidebilmesi için kiliseye ödeme yapmak yeterli oluyordu.
Böylece kilise siyasi gücün yanı sıra, ekonomik gücü de ele geçirdi.
Ve bu gücü elinden kaybetmemek adına insanlar üzerinde akla hayale gelmeyecek baskılar, işkenceler uygulamaya başladılar.
Dini bahane ederek, aslında siyasi ve ekonomik çıkarlar için Haçlı Seferleri’ni başlattılar.
Haçlı Seferleri, kaynakların tükenmesine ve büyük bir insan kaybına yol açtı.
Doğuyla batı arasında ilişkiler bozuldu, Müslümanlarla gerilim tırmandı.
Bu bilinçli yapılıyordu, çünkü bu gerilim sayesinde kilise ayakta kalabiliyordu.
Büyük paralar karşılığında dini makamlar da satılmaya başlandı (Simoni sistemi)
Yine ‘aforoz’ yöntemiyle kilise; kralları, soyluları, toprak sahiplerini aforoz ediyor, halkın desteğini kesip toplumdan dışlıyordu.
Toplum çürümeye başlamıştı.
Din artık bir inanç sistemi olmaktan çıkmış; ceza ve korku sistemine dönüşmüştü.
Ama din adamları bu rüşvetler sayesinde lüks ve ihtişam içinde yaşıyordu..
Ta ki Luther, 95 maddeden oluşan itirazını kilisenin duvarına asana kadar!
Luther özetle “Cennet Parayla satılamaz!” dedi. Ve bu rezalete karşı isyanı başlattı..
Bu itiraz ve isyan "illallah" diyen insanlar arasında hızla yayıldı.
Fransa’da Kalvinistler, İngiltere’de Anglikanlar, Yine İsviçre kilisesi, bu sınır tanımayan rezalete bir son verdiler.
Aklın, mantığın, bilimin önü açıldı.
İnsanlık eski onurunu ve saygınlığını kazandı.
Ama Avrupalılar; Tanrıyla aralarına sahte, fırsatçı din adamlarının girmesinin bedelini tam bin yıl boyunca ödediler.
Kilise bu reformasyon hareketine dayanamadı ve kendi sınırlarına çekilmek zorunda kaldı
İşte Vatikan yeni papasını yaşadığı bu bin yıllık acı tecrübesiyle seçecek.
Ekonomiden, siyasetten uzak, yalnızca insani amaçlar için çalışan bir Vatikan ve yeni Papa...
Papa Francesco huzur içinde uyusun…