Deli İbrahim deyince aklınıza Osmanlı’nın son dönemlerindeki Padişah Deli İbrahim gelmesin..
Bu öyle Erasmus’un “Deliliğe Övgü” kitabındaki gibi felsefi bir yazı, rasyonel bir kanıtlama da değil.
Bu, bizim, Eskişehir’imizin, Odunpazarı’mızın gariban İbrahim’inin trajik yaşam öyküsünden bahseden mütevazı bir yazı, hepsi o kadar.
Her şeyden önce şunu belirtmeliyim:
Biz Odunpazarlılar, Profesöründen esnafına, kültürlüsünden kültürsüzüne “Odun(p)azarına” ısrarla “Odun(b)azarı” deriz. Doğrusu pazarmış, şuymuş, buymuş… Hayır!
Biz böyle söyleriz ve böyle anarken mutlu oluruz bu tarihi semtimizi..
Sebebi yok! Ama böyle işte…
Her şey aklıma gelirdi de bir gün Deli İbrahim’le ilgili bir yazı yazacağım aklıma gelmezdi.:
Buraya ünlü siyasetçileri, düşünürleri, sanatçıları, hatta papayı bile yazdım.
Şimdi burada içim kırık, yazılmayı en çok hak ettiğine inandığım insanı yazıyorum:
Deli İbrahim’i…
Daha ilk gençlik yıllarımda sokaklarda yürürken karşılaşırdım İbrahim’le..
Sakalı bıyığı yeni yeni terliyordu.. Ayağında bazen ayakkabı var, bazen yoktu.
Bir berber acırsa, kafasını bir numara tıraş ederdi.
Elinde yarım kuru ekmekle öylece sokaklarda yürürdü.
Eskişehir’in soğuğunu bilen bilir; Ayaz, adamın iliğini kemiğini dondurur.
İbrahim’in sırtında onun bunun verdiği yakası paçası açık bir gömlek, soğuktan yanmış bağrıyla bir kaldırımda oturur, ellerini kollarını sıkı sıkı kavuştururdu.
Belki soğuk beni o kadar etkilemezdi ama, İbrahim’i o halde gördüğümde iliklerime kadar titrer, onun yaşadığı soğuk hissini ondan çok yaşardım.
Dışarıda kar, tipi varken Titiz Yusuf’un Bahçeli Kahvesi’nde çelik bidondan bozma sobanın başında ayakkabısını kurutmaya çalışırken görürdüm.
Titrerdi..
Ama yüzündeki o garip, mutlu gülümseme hiç kaybolmazdı.
İbrahim, bizim hayat sınavımızın en zor sorusuydu..
Kimdi, nereliydi, anası babası kimdi, var mıydı?
Daha da önemlisi ne yapmamız gerekiyordu da yapmıyorduk?
Ya da kimin ne yapması gerekiyordu da yapmıyordu..
Ne demek deli?
Kim deli, kim değil?
Psikologlara sorarsanız kolay:
Topluma, içinde yaşadığı sosyal çevreye uyum sağlayamayan, moral değerlere, şunlara bunlara uymayan…. Falan filan..
Tıpkı taraf tutan bir hakemin kafasına göre ofsayt çizgisi çekmesi gibi bir şey..
Yanlış anlamayın deliliğe övgüler düzmüyorum, Ama topluma uyum sağlayan bencillerin, hırsızların, sapıkların yüzünde; İbrahim’in saf, temiz gülümsemesini göremiyorum.
Ama övünmeliyim ki; biz Eskişehirliler, Odunpazarlılar; Hepimizin zaman zaman çizginin diğer tarafına da geçtiğini fark ederiz ve delilerimizle bir arada iç içe yaşamaktan gocunmayız.
Belki de aramızdaki tek fark: çaresiz kalıp sokaklara dökülmemek.
Bu aslında adı konmamış bir erdemdir. Çaresiz insanlarla empati kurabilmektir.
Devletin, sosyal müesseselerin yerine getiremediği görevi, eski bir gömlek, kuru bir dilim ekmekle yapmaya çalışmak..
Yeter mi? Yetmez…
Geçen gün acı bir haber aldım:
İbrahim artık elinde kuru bir ekmekle sokaklarda yürümeyecek..
Hiç üşümeyecek..
O gülümsemesini de bir daha göremeyeceğiz..
Hayat dersinin en zor sorusunu hiç birimiz cevaplayamadık..
Hepimiz sınıfta kaldık.