Güzel yazılar yazmayı severim.
Hani şu okuyanlara hayaller kurduran yazılar..
Kim sevmez ki?
Ben sizin canınızın neleri okumak, neler düşünmek, neler hayal etmek istediğinizi bilmediğimi mi sanıyorsunuz…
Şöyle sevgilinizle elinizde sepet, İngiliz tarzı bir piknik…
Bir nehir kenarında çimenlerin üzerine kiliminizi seriyor, sepetinizi açıyor, sandviçlerinizi, termostaki kahvenizi çıkarıyorsunuz..
Sonrada sevgilinizin dizlerinde oksijeni bol bir açık hava şekerlemesi yapıyorsunuz..
Belki de Kahvenizi, İsviçre’de Alplere bakan bir Cafe’nin verandasında, karlı tepelere bakarak yudumluyorsunuz..
“Yok aman! Ben soğuktan bıktım, beş yıldızlı bir otelin önünde, kumların üzerindeki şezlonguma uzanıp, dalga sesleri eşliğinde kitabımı okumayı tercih ederim” mi diyorsunuz?
Benim için sorun yok. Siz hangisini istiyorsanız onu yazarım…
Hatta sizi Newyork’ta bir diskoteğe, Viyana’da dev bir konser salonuna, Afrika’ya bir safari’ye, bir Cruise gemisiyle kutuplara gönderebilirim.
Siz isteyin, ben yazayım…
Hayat ne güzel, hayal kurmak ne güzel değil mi?
Orhan Veli’nin dediği gibi;
Hava bedava, bulut bedava, dere tepe bedava.. Otomobillerin dışı, sinemaların kapısı, camekânlar bedava…
Yazmak, hayal kurmak da bedava…
Ama işte tam bu sırada, içimdeki o, beni sürekli rahatsız eden ses ortaya çıkıveriyor birden:
“Sakın Ergin! Böyle saçma sapan şeyler yazmaya kalkma! Çok kötü hakaretler işitirsin bak!”
“Neden ki ? Yazdıklarımda ne kötülük var ki?”
“Sorun da orada zaten… İnsanlar senin bu yazdıklarından o kadar uzak noktadalar ki!
Sanki herkesin cebi para dolu, herkes sağlıklı, insanlar birbirine saygılı, güzel ve temiz bir çevrede, sağlıklı evlerde oturuyor, ev sahipleri aslında yeryüzüne bir melek olarak indirilmiş, anne ve babalar çocuklarını iyi besliyor, iyi eğitim almalarını sağlıyor, kimsenin hastalığı engeli yok. Öyle mi!”
“Canım tabi hasta da var, engelli de var.. Ama devlet önlemini almıyor mu?
“Tabiii! Ne demezsin Devlet düzenli olarak her sene bir gün engelliler gününü kutluyor.
Hem de o kadar güzel kutluyor ki, o gün insanlar uyuyuncaya kadar sürüyor bu kutlamalar…
Peki , ya ertesi gün? Ondan sonraki günler?
Engellilerin anne ve babalarının tek derdi engelli çocuklarını korumak kollamak, beslemek, eğitmek değil..
Ölünceye kadar büyük bir endişe ve korkuyu yüreklerinde taşıyorlar:
“Ya biz öldüğümüzde?” Benim çocuğum ne yapar?”
İşte hayatın en zor sorularından biri…
İçimdeki ses haklı galiba..
Devletin bir günlük engelli şovundan sonra hiçbir şekilde, hiçbir şey değişmiyor..
Geçen gün Panora’ya (Ankara’da milletvekili lojmanları yıkılarak yapılan alışveriş merkezi) arabamla gittim. Kapalı garaja arabamı park edip alışveriş merkezinin kapısından girerken, oradaki engelli park yerine bir beyaz eşya mağazasının kamyonunu park ettiğini gördüm.
O anda vatandaşlığım tuttu:
“Beyefendi, bakın burası engelliler için ayrılmış. Siz ticari aracınızı park etmişsiniz..”
Cevap çok kibar ve şıktı doğrusu:
“Git bildiğin yere şikâyet et kardeşim…”
“Siz de biliyorsunuz ki sizi şikâyet edersem hiçbir sonuç alamayacağım. O yüzden dilerim bir gün bir engel sorunu yaşamazsınız ve yaptığınız hatanın ne olduğunu anlamazsınız..”
Cevap veremedi, ya da vermeye tenezzül etmedi, döndü yürüdü ve gitti…
Ey Devlet! Ey İçişleri Bakanlığı! Ey Trafik İl Müdürlüğü:
Sizi engelli haftası kutlamalarınız için kutluyorum..
Şehirlerarası yollarda trafik denetlemelerinizi de çok haklı, değerli buluyorum.
Hiç aklınıza engelli park yerlerine kafasına göre park edenleri engellemek geldi mi?
Kim ne derse desin, Engellileri anlamanın bir tek yolu var:
Gün gelip engelli olmak… Ya da en iyimser biçimiyle, bir gün gelip de engelli olabileceğini düşünmek…
Hani hastanelerde engellilere öncelik tanınacaktı?
Hani engelli tuvaletlerini engelliler kullanacaktı?
Hani binalara nizami engel rampaları yapılacaktı?
Hani otobüslerde….?
Hani kaldırımlarda….?
Hani iş yerlerinde….?
Şimdilik size güzel hayallerle dolu yazılar yazmaya ara veriyorum..
Çünkü içimdeki sesi durduramıyorum!
Bir psikoloğa mı baş vursam acaba?
Boş verin haftayı maftayı!
Allah engellilerin yardımcısı olsun.