Hayat, küçük ayrıntılardan örülmüş bir bütündür. Bir kelimenin tonlaması, bir zanaatkarın elinden çıkan ahşap oymadaki incelik, bir hattatın kaleminde şekillenen harflerdeki zarafet, bir annenin evladına dokunuşundaki şefkat… Hepsi, ‘özen’ dediğimiz o incelikli tutumun yansımalarıdır. Özen göstermek, yalnızca bir eylem değil, bir düşünce biçimi, bir tavır, bir yaşam tarzıdır.
Hayat, ince detayların toplamıdır. En büyük değişimler bile bazen küçük farkındalıkların, minik dokunuşların eseridir. Tıpkı sabırla işlenen bir nakış gibi, bir insanın gelişimi, ilişkilerin derinliği ve yaşamın anlamı, gösterilen özenle şekillenir. Özen göstermek, dünyaya ve içindeki her şeye sevgiyle bakabilmenin bir yoludur. Bunun karşıtı olan özensizlik ise, zamanla anlamı aşındıran, değerleri silikleştiren bir kayıtsızlık halidir.
Hepsi aynı kaynaktan beslenir; benliğimizde geliştirdiğimiz ihtimam gösterme bilinci... Özen, insanın yaptığı her şeye kendinden bir parça katmasıdır. Örneğin, bir çiçeğe su verirken, bir kitabın sayfalarını çevirirken, bir insanı dinlerken zihnini başka yerlere kaydırmadan tüm varlığınla orada olabilmek… İşte bu basit özen zemini, insanın ruhunu rafine eder ve sıradan bir günü bile anlamla doldurur.
Özen ve özensizlik, hayatın her alanında kendini gösteren iki zıt kavramdır. Bir işin içine emek, dikkat ve sevgi katıldığında ortaya çıkan şeyle, alelade yapılan bir iş arasındaki fark, yalnızca sonuçta değil, sürecin kendisinde de gizlidir. Günümüzde birçok insanın yaşamı, sanki tesadüflerin elinde savruluyormuş gibi bir özensizlik içinde akıp gider. Hayatın telaşı içinde, bilinçsizce alınan kararlar, düşüncesizce yapılan seçimler ve rastgele kurulan ilişkiler, insanı zamanla kendi varlığından uzaklaştıran bir boşluğa sürükler. Oysaki, özensizliğe karşı bilinçli bir direniş göstermek, yaşadığımız dünyanın kaotik akışında kendine bir duruş belirlemek demektir. Çünkü hayat, incelikle yaşanmayı hak eden bir yolculuktur.
İnsanın özü, özenle biçimlenir. Söylenen söz bile, özen gösterildiğinde bambaşka bir boyut kazanır. Üstünkörü kurulan cümlelerle, gelişi güzel yazılan satırlarla değil; yerli yerinde seçilmiş, hakkı verilmiş kelimelerle anlam kazanır insanın iletişimi. Özensiz sözler, insan ruhuna çarpar ama içeri sızamaz. Oysa ki özenle söylenen bir kelime, asırlar boyunca yankılanabilir.
Yaşam, her anıyla anlam yüklenebilecek bir süreçtir. Rastgelelikten imtina etmek gerekir. Lalettayin yaşamak, aslında insanın kendine ihaneti gibidir. Özensiz emek olmaz. Plan da iptidai olur, sonuçta iptidai olur. Belirsizlik kendini gösterdikçe durum zorlaşır hamle yapabilme güdüsü kilitlenir.
Özensizlik, sinsice yayılan alışkanlıktır. Başta fark edilmez ama zamanla hayatın her yanını sarar. Önce kendimize karşı başlar; düzensiz bırakılan bir masa, ertelenen bir kitap, içtenlikle sorulmayan ‘Nasılsın?’lar… Sonra etrafımıza sirayet eder; ilişkilerimize, işimize, hatta doğaya… Özensizliğin olduğu yerde anlam erozyona uğrar. Çünkü özensizlik, dile getirmeden sessizce ‘Değer vermiyorum’ demenin en bariz yoludur.
İnsan, zaman zaman geçmişe özlem duyar. Dijitalleşmenin ve şehirleşmenin getirdiği yük, doğallıktan kopuş hissiyle birleştiğinde, ‘iptidai’ (ilkel) hayata dönüş fikri romantik bir fantezi gibi görünmeye başlar. İptidai hayata özlem, genellikle muasır dünyadan bir kaçış arzusuyla doğar. Trafik, betonlaşma, iş hayatının yoruculuğu, teknoloji bağımlılığı… Bütün bunlardan bunalıp doğaya sığınmak isteyen insan, aslında kaybolan iç huzurunu aramaktadır. Ancak burada kritik bir ayrım vardır: İptidai tekil bir anlam içermez; İptidai doğal ortama dönüş gibi görünse de, eş zamanlı olarak özensizlik perdesi arkasında gölgelenen bir kisvedir. Bu bağlamda mesele, iptidai hayatı romantize etmekten çok, ona dair kaybettiğimiz dengeleri modern hayatın içine taşımaktır. Çünkü asıl huzur, geçmişe kaçışta değil, geçmişin ruhunu bugüne özenle taşımakta saklıdır.
Özen, uygarlığın en büyük adımlarının temsilcisidir… Bir taş parçasını keskinleştirip alet yapan ilk insandan, dizelerini titizlikle seçerek büyük bir destan yaratan ozana kadar, ilerleme dediğimiz şey özenin ta kendisidir. Peki, özensizlik? O, insanın geriye doğru attığı her adımda, iptidailiğe geri dönmesine neden olan bir zihinsel ve kültürel tembelliktir.
Sosyal medyada, günlük hayatta, hatta resmi yazışmalarda bile özensizliğin izlerini görmek mümkün. ‘Nasıl olsa anlaşılıyor’ diyerek dili hoyratça kullanmak, zamanla o dili fakirleştiriyor. Samimiyet adı altında nezaketi terk etmek, doğallık diyerek özensizliği savunmak… Bunların hiçbiri gerçekte bir meziyet değil. Oysa kadim kültürümüze baktığımızda, özenin bir karakter meselesi olduğunu görürüz. Atalarımız, sözü en kıymetli miras olarak görmüş, şiirlerini, yazıtlarını büyük bir itinayla işlemişlerdir. Dolayısıyla özen göstermek; insanın sadece kendisine değil, etrafındaki dünyaya duyduğu saygının bir göstergesidir. Özenin olduğu yerde estetik vardır, kalite vardır, değer vardır. Özensizlik ise insanı da, toplumu da çürütür. Çünkü özensizlik, modern hayatın en büyük iptidailiğidir.
Gösterdiğimiz her özen, eninde sonunda bize geri dönecektir. Çünkü özen, varoluşa duyulan saygıdır. Ektiğimiz her iyilik, her emek, her sevgi, bir gün farklı bir biçimde karşımıza çıkacaktır. Farkında olalım ya da olmayalım, özen gösterdiğimiz her şey büyür, gelişir ve güzelleşir. Ve insan, özen gösterdiği şeyle birlikte kendisini de geliştirir.
Mevlana’nın dediği gibi;
“Üzülme! Kaybettiğin her şey, başka bir surette geri döner.”