Günlük hayatın koşuşturmasında çoğumuz bir şeyleri kaçırıyoruz: En çok da kendimize duyduğumuz o sessiz, derinden gelen saygıyı...

Başkalarını kırmamak, uyumlu görünmek ya da sadece hayatta kalabilmek için ne kadar sık geri adım attığımızı hiç düşündünüz mü?

Tam burada, felsefe tarihinin en çetin zihinlerinden Immanuel Kant, yüzyıllar öncesinden usulca fısıldıyor kulağımıza: “Kendini solucan hâline getiren kişi, ayaklar altında kalıp ezilmekten yakınmamalıdır.”

Sert bir cümle, değil mi? İlk duyulduğunda insana biraz acımasız gelebilir. Öyle ki akla, hemen şu soru düşebilir: "Kant burada mağduru mu suçluyor?"

Hayır, meselenin özü çok daha derinde...

Kant, "Ahlâk Metafiziği" adlı eserinde bizi ezber bozan bir gerçekle yüzleştirir: Ahlâki sorumluluklarımız sadece komşumuza, arkadaşımıza ya da topluma karşı değildir; en büyük sorumluluğumuz kendimize, kendi insanlık onurumuza karşıdır. Ona göre insanlık onuru, başkalarının bize lûtfettiği ya da sunduğu bir armağan değildir. Değerimiz, bir başkasının dudakları arasından çıkacak övgülere veya bize biçeceği paha ile ölçülemez.

Peki biz ne yapıyoruz?

Sürekli başkalarının karşısında eğilerek, kendi düşüncelerimizi "değersiz" sayarak ve biraz da tevazu ile boyun eğme arasındaki ince sınırı sürekli ihlâl ederek, kendi değerimizi, kendi ellerimizle küçültüyoruz.

Kant’ın altını çizdiği asıl mesele şudur: Bu söz, mağdurun haksızlığa uğramasını meşrulaştırmaz. Aksine, insanın kendi onurunu koruma ödevini hatırlatır. Kendi duruşunu dik tutmayan, özsaygısını kendi elleriyle feda eden bir birey, aslında karşı tarafa şu mesajı verir: "Benim üzerime basabilirsin."

Zira yalın bir hayat gerçeği vardır: İnsanın kendisine duymadığı saygıyı, başkasından beklemesi boşunadır.

Etrafınıza bir bakın; ne kadar çok insan "neden değer görmüyorum" diye sızlanırken, bir yandan da kendi sınırlarının ihlal edilmesine izin veriyor... Oysa dik durmak, mağrur bir kibir değil; kendi varlığına duyulan o mütevazı ama sarsılmaz saygıdır.

Ancak Kant’ın 1797 yılına ait bu düşünceleri, aradan geçen iki asrı aşkın sürede nasıl bir sınavdan veya tecrübeden geçti?

Bugün, kapitalizmin bir sistem olarak hayatın her alanına yerleştiği, her değerin paraya tahvil edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Kırsaldan kentlere akan kitleler, modern iş bölümünün çarkları arasında sadece birer dişliye dönüştü. Hayatta kalmak, kirayı ödeyebilmek ve karnını doyurabilmek için bir işyerine, bir patrona bağımlı olmak, bugünün insanı için bir seçim değil, kaçınılmaz bir mecburiyet... Hatta çoğunlukla, ekonomik teslimiyet altında kuşaktan kuşağa atlayan bir yaşam tarzı...

İşte tam bu noktada, Kant’ın felsefesi modern bir paradoksa çarparak keskinleşiyor: Kirasını ödemek ve hayatta kalmak için bir başkasının buyruğu altında çalışmak zorunda olan modern birey, özsaygısını ve insanlık onurunu ne kadar koruyabilir?

Burada zaman, Kant'ın bu felsefesinin karşısına trajik bir duvar örmüş gibi görünüyor. Sistem, bireyi hayatta kalmak için "boyun eğmeye" zorlarken; Kant, insan olmayı "dik durmaya" bağlıyor. Doğru ama iş güvencesini kaybetme korkusu yaşayan bir çalışan, patronuna karşı olan zorunlu "ödevlerinden", kendi ruhuna ve onuruna olan asli görevlerine nasıl dönecektir?

Ekmek kavgası, insanı kaçınılmaz olarak Kant'ın bahsettiği o "solucan" olma çizgisine doğru iterken, suçlu gerçekten bireyin kendisi midir, yoksa onu bu boyun eğmeye mecbur bırakan kapitalist düzen mi?

Şimdi bu acımasızca dönen çarkın ortasında dönüp kendimize soralım: Sistem bizi ne kadar köşeye sıkıştırırsa sıkıştırsın, ekmek kavgasının bittiği ve onurun başladığı o ince sınırı nerede çizeceğiz?

Kendi değerinin farkında olmayan, ekonomik mecburiyetleri tamamen bir ruhsal teslimiyete dönüştüren bir insan, başkalarından gerçek bir saygı görebilir mi?

Yoksa her şeye rağmen her şey, önce kendi içimizde bastığımız o sarsılmaz zeminle mi başlar?

Yazıyı keskin bir sonuca bağlamıyorum; çünkü insanlık, kendi tarihi içindeki bu çıkmazdan sıyrılarak gerçek anlamda özgürleşecek ve insanlaşacak. Bu da değerli filozofumuz İoanna Kuçuradi'nin işaret ettiği gibi "İnsanlaşma eğitimi" ile mümkün olacak. Elbette ki ezelî-ebedî olan zaman çizgisinin bir yerinde...