Adımlarım beni, üniversite tahsilinin ilk günü için Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne götürdüğünde, takvim yaprakları 1986 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Henüz 19 yaşında, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden toy bir gençtim. Beytepe kampüsü artık hazan mevsiminin soluk renklerine bürünmüştü. Güz, ağaçların dallarındaki yeşili usulca geri alıyor; rüzgâr, sarıdan kahverengiye dönen kuru yaprakları yollara savuruyordu.

İlk dersimizi alacağımız sınıf; Edebiyat Fakültesi’nin alt katında, taş duvarlarından serinlik sızan kendi halinde loş bir derslikti. Sınıfın bir duvarını boydan boya kaplayan pencereler kampüsün orta bahçesine açılıyor, dışarıdaki sonbahar manzarasını olduğu gibi içeriye yansıtıyordu.

Elliye yakın genç ruh olarak, amfilerin alışılmış sıraları yerine, tek kişilik üniversite sandalyelerine ilk kez o gün yerleşmiştik. İlkokuldan liseye uzanan tek tip sıra düzeninden sonra, bu bağımsız sandalyeleri önce biraz yadırgadık. Gelgelelim; parlak sandalyelerin sağ taraflarında duran, üzerine defterimizi ya da kitabımızı koyacağımız o mütevazı ahşap kolçak, her birimize, rüştünü ispat etme gururuyla beraber erkenden gelen bir özgürlük hissi vermişti. O sandalyeler sayesinde sınıfta kendimize ait, bağımsız birer kürsümüz vardı sanki…1980’li yıllarda öğrenci olanlar, bu küçük ayrıntının içimizde nasıl büyük bir ihtilal yarattığını çok iyi anlayacaktır.

Kimse birbiriyle tanışamamış, yabancılığın o ilk ürkekliği henüz dağılmamıştı. Bu yüzden içeride, duvarlara çarpıp sönen hafif fısıltılar ve kesik konuşmalar dışında çıt çıkmıyordu. Derken kapı açıldı. İçeriye; rengi griye dönmüş saçlarının gümüşî telleri ışıldayan, eladan yeşile dönen gözlerinin ziyasıyla sınıfı aydınlatan, orta boylu ve zarafeti zırh gibi üzerinde taşıyan bir kadın girdi. Müstesna tebessümüyle hepimizi süzdü. Lise yıllarının refleksleriyle birkaç arkadaşımız saygıyla ayağa fırlamıştı. O ise gülümsedi ve müşfik bir sesle "Oturun çocuklar" dedi.

Mütebessim çehresi, geçici bir nezaket jesti değil; şahsiyetinin, varoluşunun ayrılmaz bir parçasıydı. O parlak tebessümü, Işığını doğrudan gözlerinin derinliklerinden alıyordu. Kendinden emin, mağrur, asil ve tarif edilemez bir güzellikle kuşanmıştı. İoanna Hocamız, 50 yaşındaydı o vakit…

Üzerindeki elbise, Doğunun ve Batının etnik desenlerini harmanlayan bir bilge pelerini gibiydi; ayaklarında ise 1960’ların özgür, kalıplara sığmayan rüzgârlarını taşıyan babet tarzı ayakkabılar vardı. O, zamanın ötesinden, düşüncenin en özgürce yaşandığı eski, güzel günlerden çıkıp gelmiş bir filozoftu.

Kendini tanıttı bize… Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı idi. Bizimle tanışmaya gelmişti. Bölümün koridorlarında, felsefenin o loş; ama ışıklı dehlizlerinde geçireceğimiz güzel yıllardan bahsetti. Buradan ayrılacağımız gün hayata bambaşka bir pencereden bakacağımızdan o kadar emindi ki, onun bu sarsılmaz inancı; bize, içimizdeki geleceğe çoktan hayal köprüleri kurdurmuştu. Ardından, araya hiçbir hiyerarşi koymaksızın, hepimizden kendimizi anlatmamızı istedi. İşte o anlarda, zihnimizin duvarlarını yıkan o cümle döküldü dudaklarından:

“Çocuklar, burası felsefe bölümü; burada yasak soru yoktur. Her soruyu çekinmeden sorabilirsiniz.”

İlerleyen günlerde, onun derslerinde çay ve kahve içmenin de serbest olduğunu öğrendiğimizde, zihnimizdeki o katı "kürsü" tabusu tamamen yıkılacaktı. Düşünce, ancak böylesi hür bir iklimde çiçek açabilirdi çünkü…

Hayatımın en büyük iftihar vesilesidir ki; yıllar geçtikçe onun sevdiği, koruyup kolladığı o şanslı öğrencilerden biri oldum. Üniversite bitip de gazetecilik hayatına adım attığımda, müşfik elini üzerimden hiç çekmedi. Çalıştığım gazeteye kadar gelerek bana yön ve akıl verir, yöneticilerime beni, övgü dolu sözlerle anlatırdı.

Gençlik yıllarımın o fırtınalı döneminde, öğrenci olayları yüzünden birkaç ay cezaevinde kalmıştım. Bu gençlik yarasının, meslekî geleceğime bir gölge düşürmemesi için üniversiteden eski bir dostu olan gazete yöneticisini bizzat arayıp bana nasıl kol kanat gerdiğini, hayatın o engebeli yollarında beni nasıl koruduğunu bir ben bilirim. Bana mesleğimin en kıymetli, en derin röportajlarını verdi. Sadece parmakla sayılacak kadar az gazetecinin kabul edildiği ve başkanlığını yürüttüğü Türkiye Felsefe Kurumu’na da beni üye yaptı.

Aslına bakarsanız, onun rahle-i tedrisindeki öğrenciliğim hiç bitmedi. Yıllar geçip de saçlarımıza aklar düşerken bile görüşmelerimiz kesilmedi. Onun emekli olup İstanbul’a, Maltepe Üniversitesi’ne geçişiyle birlikte yüz yüze görüşmelerimiz hâliyle seyreldi; yine de sesimiz yetişti birbirine… Ben arardım, bazen de mühim bir felsefe toplantısını topluma duyurmak için o arardı beni. Telefonu kapatırken kendine has, müşfik sesiyle, 'Her şey gönlünce olsun' derdi. Sözün, bir insanın kalbine bu kadar yakışarak, bu kadar sahici döküldüğünü başka hiç kimseden duymadım; galiba bundan sonra duyamayacağım da…

Bugün geriye dönüp baktığımda; sadece felsefî bilgiyi değil, hayata, sokağa ve insana dair ne öğrendiysem, hepsinin temelinde İoanna Hoca’nın o zarif dokunuşunu görüyorum. Etik ile ahlâk arasındaki o ince; ama uçsuz bucaksız sınırı ondan belledim. Etiğin evrensel değerler üzerine kurulu bir saray, ahlâkın ise coğrafyanın ve toplumun yerel değer yargılarıyla örülü bir duvar olduğunu yine ondan öğrendim. Özgürlüğün sınırlarını, kavramların dünyayı anlamlandırmadaki gücünü, varlığın neleri kuşattığını hep onun rehberliğinde keşfettim. "Empati" kavramını, ilk kez onun sesinden işitmişti kulaklarım… Sonra empati ile etik arasındaki o kopmaz bağı fark edince, zihnimde büyük bir aydınlanma yaşamıştım.

İoanna Hanım’ın dünya görüşünün merkezinde, insanlığa miras bıraktığı o muazzam etik pusulası yer alıyordu. Öğrencileri olarak biz ondan etiği, insan haklarını, kavramların sihrini, varlık ve değer felsefesini öğrendik. Bu teorik birikimin ötesinde; insan onurunu korumanın ve insanî değerleri savunmanın felsefi sorumluluğunu kavradık. Saygının, sevginin, dayanışmanın, hoşgörünün ve en tepede parıldayan insan haklarının felsefî temellerini de onun bilincinden süzerek aldık içimize…

İoanna Hoca’yı, bir yazının dar sınırlarına sığdırmaya çalışmak, sanki denizi bir kadehe hapsetmek gibi beyhude bir çaba olsa gerektir. Onunla geçirdiğim uzun yıllara dair anlatılacak o kadar çok anı, o kadar çok öğreti var ki... Heybemde birikenler ancak bir kitaba sığar. Zamanın bir yerinde, o kitabı da kaleme almayı kendime borç biliyorum.

O; ırkı, dili, dini ve rengi birer ayrım unsuru olarak görmeyi çağın gerisinde kalmış bir anlayış olarak nitelendiren, ömrünü insan haklarına adamış bir dünya filozofuydu. Her şeyden önemlisi; benim ve benim gibi binlerce gencin ruhuna dokunan, zamanın asla eskitemeyeceği o unutulmaz, o biricik "Hocamız"dı.

Günümüzde artık İoanna Kuçuradi'nin adı, dünya felsefe tarihinin en seçkin sayfalarında yer almaktadır. Kuçuradi, teorik bilginin ötesine geçerek felsefeye yeni ufuklar ve özgün öğretiler kazandırmış hakiki bir filozoftur. Hiç mübalağasız denilebilir ki; kendisi, felsefî bakımdan kısır sayabileceğimiz bu çağın küresel ölçekteki en önemli birkaç düşünüründen biridir.

Maalesef hocamız, 2 Ekim’de bu dünyadan göçüp gitti. 4 Ekim’de, yani doğum gününde de toprağa verildi. Şimdi onun bizlere bıraktığı felsefî mirası ve zihnime kazıdığı her kelimeyi, ebedî bir saygı, sevgi ve minnetle kalbimde taşıyorum.