Orhan GÜRDİL
Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde “Şehirlerin anası Hititlerin stratejik kalesi, Kadı Burhaneddin, Danişment Aretna Beyliğinin başkenti, Selçuklunun Daru- Al...
Orhan GÜRDİL
Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde “Şehirlerin anası Hititlerin stratejik kalesi, Kadı Burhaneddin, Danişment Aretna Beyliğinin başkenti, Selçuklunun Daru- Alası, Devleti Aliyye’nin eyaleti, Pir Sultan Abdal’ın kendi içinde derinleşen şehri, Sivas. Milli Mücadelede gösterdiği Ali cenaplık ile cumhuriyetin temelidir.
1939 yılında Fethiye İzmir’den Sivas’a kısa pantolonlu bir subay çocuğu olarak trenle geldiğim bu kente 1.5 metre olduğu söylenen kar ile ilk defa karşılaşmıştım, İnanın çokta korkmuştum. Bizi karşılamaya gelen erlerin omuzlarında ilk defa kızak denilen atların çektiği bir araca bindim. Mahvel (orduevi) denilen Sivas’ın merkezinde bir tepe üzerindeki kalacağımız yere gelinceye kadar çok ama çok üşümüştüm. (Sonradan öğrendiğim bir söze göre soğuk Erzurum’da doğar Sivas’ta yaşarmış). Gerçekten her taraf bembeyaz. Üşümenin ne olduğunu burada tattım. Taş kömürle yakılmış sobayı da orada gördüm. Kar korkum yüzünden kış boyu odadan çıkmadım. Fethiye’de kaldığım süre içinde ilkokul olmadığı için okula gidemedim. Ablam okuma yazmayı hatta hesap yapmayı elime verilen kitapları rahatlıkla okuyor. Bolca resim çalışmaları yapıyordum. Bu nedenle Sivas’a geldiğimiz 1939 yılında ben ilkokula gitmedim.
Yaz gelmiş Sivas’ı gezme görme imkânı bulmuştum. Şehri ve Sivaslıları sevmiştim. Yaz bitmiş okullar açılmış, biz de ailece orduevinden çıkıp çarşı içinde bir eve taşınmıştık.
Çifte minareler denilen tarihi bir yapının bahçesinde bulunan eski bir binada ilkokula başladım. Öğretmenim Kadriye Hanım diye biriydi. Dikkatini çekmiş olmalıyım ki benimle ilgilenmeye başladı. Tarihi sordu. Günü sordu. Hangi ayda olduğumuzu sordu. Beni yanıltmak için başkentin İstanbul mu diye sordu, sordu da sordu. Zil çalmış dışarı çıkarken hoca sen benimle gel deyip beni müdürün odasına götürdü. Okuma yazma bildiğimi de öğrenen Kadriye Hoca birkaç gün sonra beni tekrar müdürün odasına götürdü. Müdür hoca ve bir bey daha vardı odada. Beni imtihana tabi tuttular, yazı yazdırdılar. Soru üstüne soru sordular tamam çıkabilirsin demeleri üzerine “Beni niye imtihana tuttunuz” diye sordum, sesleri çıkmadı.
Ertesi gün yine okula gelip sırama oturdum. Kadriye hoca beni görünce “çantanı al gel” dedi. Peşine takıldım başka bir sınıfa götürüldüm. Babama da haber vermişler. Subay olan babamın yerine annem gelmiş. Alınan karar gereği ben ilkokul üçüncü sınıftan başladım. Sivas’ta hep mutlu olacağım olaylarla karşılaştım. Şehri sevmiştim. Yaz tatillerinde Kızılırmak’a, çimento fabrikasına, Paşabahçe’ye yüzmeye giderdik. Tarlalardan salatalık, havuç çalar bir cins erik olan siyah meyveyi midemize indirirdik.
6 Ekim 1933 yılında dünyaya geldiğim İzmir Bornova’ya Fethiye’de oturan annem ve babam doğum için gelmişlerdi. Doğrumu müteakip tekrar Fethiye’ye dönen annem, babam ve ailemizin beş kişi olması ile mutlu bir yaşama başladım. Fethiye’den biraz uzakta bir Fransız madem arama şirketinin sosyal tesisleri milli savunma bakanlığına bırakmış. Gazla çalışan buzdolabı, boyumca büyük radyosu, tenis kordu, dayalı döşeli bu yerde el değmemiş ormanların içinde denizin ince kumları okşadığı sahillerde yaşadığımız günlerde huzurumuzu bozan sahillere vuran cesetler olmuştu. 7-8 yaşında idim. İkinci dünya savaşı dünyanın dört bir tarafını sarmıştı. Alman denizaltıları Akdeniz’de seyreden tüm yabancı gemileri batırarak yüzlerce insanın ölümüne sebep oluyordu. Bir süre sonra başı kopmuş kolu bacağı olmayan yarım gövdeli insan cesetleri sahile vurmaya başlamıştı.
Babam o cesetleri görmemem için beni İzmir Bornova’ya anneannemin yanına göndermek zorunda kalmıştı.
Anneannemin yanında geçen günler hayatımın en güzel yıllarıydı. Bir sabah iki ayrı cins üzümün çardak yaptığı yerde anneannemle kahvaltı yaptığımız bir anda evin bahçe kapısı çaldı. Dedemin Bornova ovası içinde bahçesi bağı olduğu için orada kalıyordu. Anneannem kapıyı açınca karşısında bir subayla yüz yüze gelmişti. Beklemeye alındık. Anneannemin yaptığı böreklere keklere, çöreklere ortak Almanlar sayesinde yiyeceğimiz neredeyse bitmek üzereydi. Tam üç gün süren bu esir yaşamımız yine bir Alman hücum botunun eşliğinde uluslararası sulardan çıkarılıp Türk karasularında yolumuza devam ettik. Tabi boynuzlu mayınlarım korkusu içinde.
Bu anımı Karadeniz’de bulunan ve SAS ekibi tarafından patlatılan mayınları görünce yazmaya karar verdim. Boynuzlu o mayınların bir de mıknatıslığı varmış, imha edeceği gemiyi uzaktan görüp üzerine giderek görevini yapan cinsi de varmış. Çocukluk yıllarımda yaşadığım bu anımı hiç unutmadım. Orta birde edebiyat hocamız Muammer Dülger “bir tatil anınızı yazın” görevini verdiği zaman yazarak okulun en ünlü talebesi olmuştum. Yazılışını ve konuyu çok beğenen hocamın sen yazar olmalısın dediğini de çok iyi hatırlıyorum. Oysa ben resim öğretmeni olmak istiyordum. Lise yıllarında çıkardığımız duvar gazetesi benim gazeteci olmama sebep olmuştu. (Bu da başlı başına bir konudur)
İnsanları, doğası, tarihi, zenginliği, kaplıcaları, zengin mutfağı ile Sivas bence Türkiye’nin en güzle kentlerinden birisidir. İzmirli olmama rağmen soranlara Sivaslıyım demekle de ayrı bir zevk alırım. Sivas’ın cumhuriyetin kuruluşundaki tarihi rolü de çok önemlidir.
Bugün Sivas ve Sivaslılar ve de ben sabırsızlıkla yüksek hızlı trenin bu kente yapacağı seferleri beklemekteyiz.
Kısmet olursa Sivas’a Ankara’dan kalkacak ilk hızlı trende yer almam için sabırsızlığım şimdiden başladı. Tekrar muhteşem kutsal şehir Sivas’ı görmem, gezmem, okuduğum tarihi kongre binasının (o yıllarda lise idi) önünde yer almak bana kısmet olur.