Suriye’deki gelişmeler hem Türkiye’nin hem de dünyanın önde gelen gündemi olmaya devam ediyor. Bölgede yaşananlar kadar bunların medyaya yansımaları da ayrı bir tartışma başlığı oluşturuyor.

Bir önceki yazıda Suriye düşerken Türkiye’de medyanın hallerine değinmiştik. Bu tartışmaya yeni gelişmelerle devam edelim. 

Türkiye’de iki farklı medya kampından farklı sesler yükselmeyi sürdürüyor. Yeni yönetime dönük yaklaşımdan İsrail’in bölgedeki varlığına, Suriye’deki gelişmelerin perde arkasından aktörlerin niteliğine, küresel güçlerin etkinliğinden Türkiye’nin rolüne kadar hemen her konuda izdüşümü görülen bir ayrım varlığını koruyor. 

Ana akım medya: “Türkiye Türkiye’den büyüktür”

İktidara yakın medyada, yaşanan gelişmelere dair iki temel rota izlendiği görülebilir. İlki, Suriye’de iktidarda olan ve 29 Ocak itibariyle kendini lağveden HTŞ ve çevresindeki destekçi örgütlerin geçmişteki terör sicilinin üstünden atlanması veya bu sicili sıradanlaştırarak süreçte kurulan tüm ilişkileri ve yakınlıkları kutlayan bir “reelpolitik” açıklama geliştirilmesi. HTŞ kadrolarına dönük utangaç tavır, özellikle Ahmet-Eş Şara’nın Türkiye ziyaretinden ve Erdoğan’ın ona dönük övgü dolu sözlerinden sonra hızla aşılmış görünüyor. Erdoğan’ın (yakın zamana kadar Türkiye’nin de terör örgütleri listesinde bulunan HTŞ’nin şefi konumundaki) Ahmet Eş-Şara’nın “terör karşısındaki güçlü iradesinden memnuniyet duyduğu”na dönük ironik açıklaması iktidar medyasında da rahatlamayla karşılandı. 

İkinci rota ise Suriye’deki mevcut durumun başta iktidar olmak üzere Türkiye’nin başarısı ve ileri görüşlülüğü olarak sunulması. Süreci ilerleten aktör olarak Türkiye, gelinen noktada yeni Suriye’nin kuruluşunda da mihenk taşı olarak vurgulanıyor. Böylece önümüzdeki dönem gerçekleşecek imar ve yeniden yapılanma süreçlerine dönük iştah da meşru bir şekilde gündeme getiriliyor. Tüm çerçeveleme pratiklerinin, haber ve yorum içeriklerinin, kullanılan dil ve üslubun bu iki rota ekseninde üretildiği görülebilir. Bu durum dış politikada olanlar kadar, onların hayli yıpranmış iç siyasette bir kazanıma çevrilmesi çabasıyla da örülü belirgin bir doku oluşturuyor. 

Öyle ki ekonomideki kriz, enflasyon, düşük ücretler, emeklilerin durumu, giderek artan direnişler ve grev ertelemeleri, sürekli hale gelen gözaltı ve tutuklamalar gibi hayli yakıcı iç gündemler karşısında Suriye, erozyona uğrayan desteğin tazelenmesi görevini de yerine getiriyor. Ana akım medyada çoğunlukla Suriye şehirlerindeki tekbirler ve Türkiye’ye dönük “sempati” ve “sevgi”nin ne denli yüksek olduğunu gösterme çabası önde. Bu durum elbette, sınır ötesi hevesleri milliyetçi bir hazla onaylayan siyasal kesimlerde de karşılık buluyor. Bununla birlikte “Türk Bayrağı’nın sınır ötesinde dalgalandırılması”nın toplumun özel olarak siyasallaşmamış kesimlerinde de popüler bir duygulanım yarattığı ortada. Medya burada önemli bir işlev görüyor. 

Bu öyle bir hale varıyor ki, Suriye’deki belirsizliği ve örgütler arasında yeni dönem üzerine süren mücadeleyi, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşıyla benzeştiren yorumlara dahi rastlanıyor. Daha önceki yazıda Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi fethiyle bugünü benzeştirenlerden bahsetmiştik. Rızayı genişletmek için Osmanlı göndermesi yetmemiş olacak ki Suriye’de yaşananları Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı süreciyle örtüştürecek kadar yol aldı medya.  

Bir diğer nokta havuz medyasının yayın politikasının, çerçeveleme şeklinin ve haber dilinin ABD ve Batı medyasınınkiyle örtüşmesi. Halka dönük tüm popüler siyasal-kültürel “vitrinini” Batıyla “kavga etmek” şeklinde kurgulayan iktidarın ve ona yakın medyanın Batı’nın en derin ve etkili haber kuruluşlarıyla ortak noktalarda ortak mesajlarda buluşması hayli dikkat çekici. Buna bir örnek, Golani’yi “sivilleştirme” sürecinin bir parçası olarak Ahmet Eş-Şara isminin ve yeni imajının öne çıkarılması. Burada Suriye’deki yeni yönetime dönük diplomatik-bürokratik bir saygı ve meşruiyet oluşturma çabasını izlemek mümkün. 

Buna karşın yeni yönetimin eğitim ve toplumsal yaşamda tepki çeken kimi tartışmalı düzenlemeleri ve farklı kimliklere dönük saldırılar ana akım medyada çoğunlukla yer bulamıyor. Yeni rejimin niteliğine dönük tartışmalar genellikle gölgede bırakılıyor. En kritik yaklaşımlardan biri ise sürecin çoğunlukla tek taraflı şekilde ele alınması. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi fazlaca konuşulurken Suriye’deki gelişmelerin ve aktörlerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği üzerine pek tartışma yürütülmemesi oldukça dikkat çekici.  

Muhalif medya: “Suriye yalnızca Suriye değildir”

Muhalif medya ise Türkiye’nin Suriye’deki etkileri kadar Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye etkilerini daha geniş siyasal-toplumsal boyutlarıyla gündeme getirmeyi sürdürüyor. Muhalif mecralarda Suriye’deki emperyalist müdahaleler ve yeni yönetsel kadroların kirli geçmişine dönük hatırlatmalar varlığını koruyor. 

Bu konudaki temel yaklaşım, Esad’ın düşüşünün emperyalist güçlerin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planlarının “gecikmiş” bir ayağı olduğu yönünde. 2003 yılından beri Batı karşıtı tüm liderlerin aşama aşama iktidardan indirildikleri, bu süreçte halkların haklı mücadelelerinin manipüle edilerek araçsallaştırıldığı da ön plana çıkıyor. Irak’ın işgaliyle başlayan sürecin Libya, Mısır, Tunus, Cezayir ve nihayetinde Suriye’ye ulaşmasının da “tesadüf” olmadığı büyük ölçüde vurgulanıyor. Anaakım medyada ise bu konuda anlamlı bir tartışma bulmak mümkün değil. 

Muhalif medyada yeni yönetimin kentlerde gösterdiği “anlayışlı” tavrın uzun sürmeyeceğine dönük görüş de baskın durumda. Özellikle kentler dışındaki bölgelerde yer yer Alevilere ve diğer azınlıklara dönük saldırılar muhalif medyada sıklıkla vurgulanıyor. Aynı zamanda Suriye yönetiminde son dönemde öne çıkan “insancıl” tutumun batılı odaklarca telkin edildiği ve özel olarak çalışılan bir iletişim ve halkla ilişkiler stratejisi olduğu görüşleri de muhalif kanatta dile getiriliyor. 

Bu konuda Afganistan’da Taliban’ın da benzer bir “ılımlı” havayla iktidarına başladığı fakat zamanla toplumu dinselleştirme girişimlerine hız verdiği, karşı çıkanları da acımasız biçimlerde cezalandırdığı hatırlatılıyor. Suriye’de ilerleyen günlerde örneğin kadınlar için ne gibi düzenlemelerin yapılacağı, toplumsal hayatın nasıl düzenleneceği ve seküler toplumsal kesimlere ve yapılara ne gibi müdahalelerin gerçekleştirileceği ciddi sorunlar olarak öne çıkarılıyor. 

Muhalif medyada Suriye’deki yeni rejimin “yumuşatılmış bir şeriat” olacağına dönük öngörüler mevcut. HTŞ gibi örgütlerin kadrolarının ve yabancı paralı cihatçıların yeni devlet içinde kurumsallaşmasının orta-uzun vadede Türkiye için de tehdit oluşturacağı dile getiriliyor. Sınırımızda bir Afganistan oluşması, sınırdaki kimi kentlerin Suriye’deki yeni siyasal-toplumsal yapılanmadan etkilenmesi ve Türkiye’de selefi-cihatçı örgütlerin güçlenmesi gibi riskler bu mecralarda sıklıkla vurgulanıyor. 

Suriye’nin yeniden inşasında yalnız politik olarak değil ekonomik olarak pay kapma yarışı da her iki medya cephesinde tartışılıyor. Bununla birlikte iktidara yakın medya bunu önemli bir fırsat olarak sunarken, muhalif medya bu pay kapma yarışının Türkiye’yi daha hırslı fakat daha riskli hamlelere götürebileceğini belirtiyor.  

Gelinen noktada Suriye’nin geleceği üzerindeki yerel, bölgesel ve küresel mücadelelerin, Türkiye’nin iç siyasetinde de yeni siyasi ve ideolojik tartışmalar oluşturmaya devam edeceği öngörülebilir. Bu tartışmaların eşitsiz ve kutuplaşmış bir medya ortamında nasıl habercilik pratikleri yaratacağını ve bunun toplumsal etkilerinin neler olacağını ise hep birlikte deneyimleyeceğiz.