Şehirlerden geriye sokakları, bazı yolculuklardan fotoğrafları kalır, Adana’dan benim payıma bu kez perdeden taşan bir sinema hikâyesi düştü. Altın Koza’da birkaç saat geçirince insanın gözüne her yerde tanıdık bir yüz çarpmaya başlıyor.

Mehmet Güreli’yle karşılaşıyorsun, sonra Tufan Taştan’ı görüyorsun. Şenay Gürler, Ferzan Özpetek derken bir de bakmışsın Asghar Farhadi Adana’da… Benim için işin en güzel taraflarından biri de buydu sanırım. Bir yandan filmden filme koşuyor, haber yetiştirmeye çalışıyor, bir yandan da gün içinde kimlerle karşılaşacağımızı merak ediyorduk. Adana’da birkaç günlüğüne kurulan o dünyanın içinden çıkıp dönmek de kolay olmuyor haliyle… Altın Koza yalnızca izlediğin filmlerden, girip çıktığın söyleşilerden ibaret değil, filmlerin etrafında kurulan, insanları birbirine yaklaştıran kocaman bir dünya.

Bir AVM'nin içinde, alışveriş merkezlerinin bildik uğultusundan birkaç adım ötede, bambaşka bir dünya kurulmuştu. Sinema biraz da böyle bir şey değil mi zaten? Hiç tanımadığınız insanlarla aynı karanlık salonda oturup aynı hikâyeyi izlemek, film bittiğinde ise o hikâyenin sizde bıraktığı yerden konuşmaya devam etmek…

Altın Koza yıl 210 film, 450 gösterimle seyirciyle buluştu. Rakamları yazınca insanın aklına ister istemez koskoca bir program geliyor. Belgeselin ardından gelen o tatlı ağırlıkla mücadele edip sıradaki gösterime yetişmeye çalışırken bir yandan da haber yetiştirme telaşı… Festival dediğimiz şey, seyirci için başka, sinemacı için başka, basın emekçisi için bambaşka bir mesai. Ama bütün bu koşturmacanın ortasında insanın aklında kalan, çoğu zaman yetişmeye çalıştığı bir sonraki gösterimden çok, az önce yaptığı bir sohbet oluyor.

Benim Altın Koza günlerim de böyle geçti... “Ölü Köpekler Isırmaz”, “Günyüzü”, “Varlık”, “Patates Kızartması”, “Moda: Evlilik” ve “Beklenti” derken bir de “Hiçbiryerde”nin 25. yıl gösterimi ve hemen ardından Zuhal Olcay ile Tayfun Pirselimoğlu'nun samimi söyleşisi… Üstelik hikâye anlatıcılığını edebiyat, oyunculuk ve yönetmenlik pencerelerinden dinleme fırsatı bulduğumuz Şenay Gürler, Ayfer Tunç ve Tufan Taştan buluşması... Bunca koşturmanın arasında bir an bile sıkılmadığımı söylemek abartı değil. İnsan kimi zaman kentin bütün kültür-sanat haritasını birkaç güne sığdırmaya çalışıyor; sonra eve döndüğünde asıl neye yetiştiğini, neyi kaçırdığını, hangi anı yanında götürdüğünü düşünmeye başlıyor.

Sinema yalnızca perdede olup biten değil

Festivalde yönetmenlerin ve yarışma filmi ekiplerinin gösterimlere katılması, filmlerinin ardından seyirciyle bir arada olması da ayrıca kıymetliydi. Sinemacıyla seyirci arasındaki mesafe, soru-cevap bölümlerinde biraz daha kısalıyor. Bir sahnenin neden öyle kurulduğunu, bir karakterin neden o kararı verdiğini ya da filmin hangi sorudan doğduğunu doğrudan filmin yaratıcısından dinleyebiliyorsunuz. Elbette her sorunun tek bir cevabı yok. Bazen yönetmenin açıklaması filmi sizin için daha anlaşılır kılıyor, bazen de yeni soruların kapısını açıyor. Bence güzel olan da bu; filmin seyirciye teslim edildiği yerde hikâye bitmiyor.

Gösterim öncesinde dağıtılan oy pusulaları da hoş bir ayrıntıydı. Seyirciyi yalnızca koltuğuna oturup filmi izleyen kişi olmaktan çıkarıp festivalin bir parçası haline getiren küçük ama anlamlı bir jest. Salon girişlerindeki kahve stantlarında emek verenlere de kocaman bir teşekkür borçluyuz. Çünkü festival günlerinde kahve bazen yalnızca kahve değildir; bir sonraki filme yetişebilmenin, göz kapaklarını açık tutmanın, iki gösterim arasındaki kısa molayı kendine ayırabilmenin küçük aracıdır. İyi ki vardınız!

Bütün bu ayrıntılar, festivalin atmosferini oluşturan görünmez emeği hatırlatıyor. Biz çoğu zaman perdede gördüğümüz filmi, oyuncunun performansını, yönetmenin tercihini ya da ödül alan yapımı konuşuyoruz. Oysa bir festivalin gerçekleşmesi için programın oluşturulmasından gösterimlerin düzenlenmesine, konukların ağırlanmasından seyircinin salona ulaşmasına kadar uzanan kocaman bir hazırlık süreci var. Program direktörü Esin Küçüktepepınar'ın festivalin ardından gazetemize yaptığı değerlendirmede özellikle seyircinin ilgisine ve sinemacıların filmlerini seyirciyle buluşturmasının yarattığı mutluluğa dikkat çekmesi bu yüzden önemli.

Küçüktepepınar, Adana'da eski dönemlerin festival atmosferini yeniden yakaladıklarını söylüyor. Dolu salonlar, gösterime olan yoğun ilgi, uzun kuyruklar ve filmlerden sonra bitmeyen sohbetler de bu değerlendirmeleri doğruluyor. Adana seyircisinin sinemayla kurduğu ilişkinin festivalin en güçlü yanlarından biri olduğunu düşünmemek mümkün değil. Çünkü festival dediğimiz şey, yalnızca filmlerin seçilmesi ve gösterilmesiyle tamamlanmıyor; o filmlerin karşısında bir seyircinin bulunması, seyircinin filme kendi hayatından bir şeyler taşıması ve gösterimden sonra konuşacak sözünün olması gerekiyor.

Sinema tek bir anlatım biçimine sığmak zorunda değil

Ulusal yarışma boyunca izlediğimiz filmler, sinemanın tek bir anlatım biçimine sığmadığını yeniden düşündürdü. Kimi yapımlar hikâyesini daha alışıldık bir anlatı üzerinden kurarken kimileri biçimsel tercihleriyle seyircinin konforunu bozmayı göze alıyordu. Kimi filmde güçlü bir çıkış noktası bulup bunun yeterince derinleşemediğini düşündüm, kimi filmde alışılmış anlatının dışına çıkma arzusunu da görüp, "E böyle de olabilir yani, hayat bazen böyledir" dedim. Bir yarışma seçkisini değerlendirirken yalnızca hangi filmin daha başarılı olduğunu konuşmak yetmiyormuş, ki ödüllerde de gördük bunu. O filmlerin nasıl bir sinema anlayışını temsil ettiğini, hangi hikâyelerin anlatılmaya değer görüldüğünü ve seyircinin önüne nasıl bir dünya koyduğunu da sormak gerekir...

Festival boyu koştur koştur izleyebildiğim filmleri azıcık anlatmak isterim size. Her biri kafamda bambaşka çağrışımlar yaptı, farklı raflara oturdu çünkü. Birçoğunun ekibiyle irtibat kurup röportaj da yapma fırsatı bulduğumdan "Dersime iyi çalıştım" desem yerinde olur herhalde.

“Varlık”, aile ilişkileri ve miras meselesi üzerinden insanın maddi beklentilerle kurduğu ilişkiye bakarken, aile içinde görünür hale gelen çıkarların ve sorumlulukların nasıl çatışabildiğini düşündürdü. E günümüzde böyle hikayeler bize yabancı mı, değil. Mirasın etrafında bir araya gelen insanların aslında neyi paylaştığını, yalnızca bir mülkü mü yoksa geçmişten devralınan bir ilişki biçimini mi tartıştığını merak ediyoruz. Tabii, bir filmin iyi bir meseleye sahip olmasıyla o meseleyi seyirciye güçlü bir sinema diliyle aktarabilmesi aynı şey değil. Açıkçası filmi izlerken çok zorlandım. Telefonun ışığını sonuna dek kısıp en az on kere saate baktım. Anlatının önümüze koyduğu düşünce, karakterlerin ve olayların gerisinde kalmıştı. Film sürekli bir şey söyleyecek gibi oluyor ancak bir türlü söyleyemiyordu sanki... Bir filmin ne söylemek istediğini anlamakla onun bizi gerçekten içine çekmesi arasındaki mesafe de tam burada açılıyor. Varlık'ı da izlemiş olduk.

Varlik 3 Vf1U

“Moda: Evlilik” ise festival boyu en çok dedikodusu yapılan filmlerden biriydi. Anlatım tercihlerinin alışılmış sinema beklentileriyle kurduğu mesafe ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: "Bir filmi değerlendirirken hangi ölçütleri kullanıyoruz?" Hikayenin akıcı olması, karakterlerin seyirciye yakınlık kurdurması, anlatının belirli bir dramatik yapıyı izlemesi… Bunların hepsi sinemada karşılığını bulabilecek tercihler. Peki sinemanın yalnızca bildiğimiz kurallar içinde hareket etmesini bekliyor olabilir miyiz veya o kuralları tartışmaya açan filmlere ne kadar alan açıyoruz? Altın Koza bırakmıştı işte. Ki ödüllendirdi de...

Moda Evlilik 3 7Bro

Tabii filmin kendisini alışılmış kalıpların dışında konumlandırması ve ‘anti-film’ olarak sınıflandırması, eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmiyor sanırım… "Deneysel olmak" tek başına başarı demek değil. Bu sizin biçimsel tercihiniz, anlatının kendisine ne kattığı üzerinden tartışacağız biz sonuna kadar, ki tartışılmalı da... Yine de seyircinin ve eleştirmenin alışkanlıklarını sorgulatan işlerin bir yarışmada yer almasını önemsiyorum. Filmle aynı fikirde olmamak, o filmden hiçbir şey alınmadığı anlamına gelmiyor. Mesela bu filmden sonra sinemacı bir arkadaşımın "Sen de çek bir tane" diye yakasına yapıştım, "Çok da zor olmamalı baksana". Sinemanın sınırları üzerine düşünmeye başladığımız yer tam da bu anlaşmazlık olabilir demek yerinde olur.

“Patates Kızartması”nda ise sektörün kendi içindeki çelişkilerine ve oyunculuk mesleğinin görünürlükle kurduğu ilişkiye bakma fırsatı bulduk. Film, bir insanın mesleğinde iyi olmasıyla o mesleğin sunduğu imkânlardan yararlanabilmesi arasındaki uçurumu tatlı tatlı anlattı bize. Tabii bu yalnızca oyunculara özgü bir mesele değil. Emek, yetenek, geçim derdi ve tanınma arzusu birbirine karıştığında insanın idealleriyle gündelik ihtiyaçları arasındaki mücadele de görünür oluyor. Sinema sektörünü içeriden anlatan bir hikâyenin kıymeti, yalnızca sektörün aksayan yanlarını göstermesinde değil o aksaklıkların insanların hayatında nasıl karşılık bulduğunu hissettirebilmesinde yatıyor ki "Patates Kızartması" buram buram hissettirdi. Yarışmadan ödülsüz dönmesi eleştiriye açık ve şaşırtıcı.

PatatesKızartması

“Beklenti” ve “Günyüzü”... Her iki film de farklı hikâyeler üzerinden sinemanın anlatma biçimlerine ilişkin sorular akla getirdi. Bir film, güçlü bir atmosfer kurduğunda ya da seyirciyi merakın peşinden sürüklediğinde önemli bir başlangıç yapmış oluyor. Ama bir hikâyenin açtığı kapıyı nereye kadar götürdüğü de en az başlangıç kadar önemli. Özellikle kadınların yaşadıkları, kayıpları ve karşı karşıya kaldıkları şiddet anlatının merkezine yerleştiğinde, onların yalnızca başka karakterlerin hikâyesini ilerleten bir unsur olarak kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bir karakterin başına geleni bilmekle onun dünyasını gerçekten merak etmek arasında fark var. Sinema, o farkın üzerine düşünmek için de güçlü bir alan. Ki bu iki film de benim için bambaşka boyutlarda.

02 Gunyuzu

Adana'da izlediğim ve yoğun program içinde fırsat bularak izlediğim tek Ulusal Belgesel Film Yarışması yapımı “Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli” oldu. Belgeselin ardından Mehmet Güreli'ye sorularımızı yöneltip kısa da olsa sohbet etme fırsatı bulmak, festivalin benim için en kıymetli anlarından biriydi. Bir sanatçının üretimine yalnızca ortaya çıkan eserler üzerinden değil onun biçemi, anlatımı ve dünyayla kurduğu ilişkisi üzerinden de yaklaşabiliyorsunuz. Belgesel Güreli’nin hayatından çok daha fazlasını düşündürdü. Mehmet Güreli'nin üretim huşusu, bakkaldan alışveriş yaparken ettiği sohbetin samimiyeti, yorgunluğu belki... Sanatın, üretmenin ve hayata bakmanın birbirinden ayrılamayacağını hatırlattı.

Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli

Gönlümün kazananı: Ölü Köpekler Isırmaz

SİYAD Özel Ödülü’nü kazanan “Ölü Köpekler Isırmaz”, festivalde benim gönlümün kazananı oldu. Nuri Cihan Özdoğan’ın yönetmenliğini üstlendiği film, yasa dışı atık ticaretinden örgütlü suç ilişkilerine; yoksulluktan çocuk işçiliğine ve ekolojik yıkıma uzanan hikâyesiyle yalnızca bir suç anlatısı kurmuyor. Gücün ve paranın insanların hayatını nasıl kuşattığını da gösteriyor. Bir yanda geçim derdiyle sıkışmış hayatlar, diğer yanda bu sıkışmışlığı kendi çıkarına dönüştüren bir düzen var. Gençlerin önündeki umutsuzluk, sınıfsal baskı ve zamanla rekabete dönüşen dostluk ilişkileri de filmin dünyasını kuran parçalar arasında. Beni etkileyen, bütün bunları birbirinden ayrı meseleler gibi değil, aynı çarkın içinde birbirine bağlanan hayatlar olarak anlatmasıydı.

Olu Kopekler Isirmaz 1200X675

Filmin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan’la yaptığımız röportajda da öne çıkan mesele buydu. Özdoğan, anlatmak istediği hikâyeyi “Bir yükseliş değil, çürüme hikâyesi anlatmak istedim” sözleriyle tarif etmişti. Suç dünyasını bir güç kazanma, yükselme ya da başarı hikâyesi gibi sunmak yerine, karakterlerin içine çekildikleri düzenin onları nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyordu. Çevrenin kirlenişiyle dostluğun kirlenişinin birbirine eşlik etmesi de filmin en dikkat çekici ayrıntılardan biri. Atık ticareti üzerinden anlatılan yalnızca doğanın tahribatı değil; insan ilişkilerinin, umutların ve hayata tutunma biçimlerinin de yavaş yavaş çürümesi.

Ölü Köpekler Isırmaz Nuri Cihan Özdoğan16

Özdoğan’ın suçun romantize edilmesine mesafeli yaklaşımı, filmi benim için ayrıca anlamlı kıldı. Çünkü “Ölü Köpekler Isırmaz”, karakterlerinin yaptıklarını kolayca haklılaştırmıyor; onları o noktaya getiren koşulları gösterirken ortaya çıkan sonuçlarla da yüzleşmemizi istiyor. Yönetmenin “Bu sistem kendisine tehdit oluşturabilecek her şeyi yok eder” yaklaşımı da filmin dünyasını anlamak için önemli bir anahtar. Bütün bunları düşündüğümde, “Ölü Köpekler Isırmaz”ın bende bıraktığı yer daha da belirginleşiyor. Altın Koza’dan gönlümün kazananı olarak ayrılan film, yalnızca anlattığı hikâyeyle değil, o hikâyenin arkasındaki düzene yönelttiği sorularla da aklımda kaldı. Karakterleri sadece anlamak yerine sorgulamaya davet etmesi kıymetliydi.

Ölü Köpekler Isırmaz Nuri Cihan Özdoğan11

Başkalarının çöpleri arasında umut arayan insanların hikâyesi, bir noktadan sonra hepimize dönük bir soruya dönüşüyor: Bu düzenin içinde neyi görüyor, neyi görmezden geliyoruz? “Ölü Köpekler Isırmaz”ın bende bıraktığı etki biraz da buradan geliyor. Festivalin ödülleri elbette kendi hikâyesini yazdı ama benim listemde bu film ayrı bir yerde duruyor. Perde kapandıktan sonra da üzerine düşünmeye, konuşmaya devam ettim. Bu toprakların gerçeğine odaklanan yapımlar beni her zaman etkilemiştir.

Festivallerin asıl meselesi: Kime, neye alan açıyoruz?

Altın Koza'dan geriye kalanları düşünürken benim için asıl meselelerden biri de bu. Bir festivalin başarısını ödüllerle, konukların isimleriyle ya da gösterim sayılarıyla ölçebilir miyiz. Bunların her biri önemlidir elbet kendi içinde. Fakat festivallerin kültür-sanat hayatındaki yerini anlamak için daha zor bir soru sormak gerekiyor, başka koşullarda seyirciye ulaşması güç olan filmlere ne kadar alan açılıyor?

Bağımsız sinema üretmenin ekonomik güçlüklerle daha da zorlaştığı bir dönemde bu sorunun önemi artıyor. Geçenlerde Yönetmen arkadaşım Abdullah Sağlam ile yeni çektiği kısa filmi “Geldik Ankara’ya” üzerine bir söyleşi yaptık. Abdullah dedim, film, karakterler, hikâye… Her şey çok güçlü de neden bu kadar kısa anlatmayı tercih ettin. E cevabı basitmiş tabii. İşin maddi boyutu hiç öngöremeyeceğim bir noktaya ulaşmış. Bir filmin yapılabilmesi zaten zor bir meseleyken bunun kadar gösterilebilmesi, seyirciyle buluşabilmesi ve üzerine konuşulabilmesi de gerekiyor. Ana akımın dağıtım ve görünürlük olanakları karşısında farklı anlatıların kendine yer bulması her zaman kolay değil. Festival seçkileri bu yüzden yalnızca bir yılın sinemasını temsil etmiyor aynı zamanda hangi filmlerin görünür olacağına, hangi seslerin duyulacağına ve hangi arayışların destekleneceğine dair bir tercih ortaya koyuyor...

Esin Küçüktepepınar'ın Altın Koza'yı “Sinemamızın yalnızca bir vitrini değil; aynı zamanda onun hafızası ve geleceği” olarak tanımlaması, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Küçüktepepınar, ekonomik krizlerin ve bağımsız sinema yapmanın zorlaştığı koşullarda festivallerin sinemacılara alan açması, genç yetenekleri keşfetmesi ve özgün yapımları desteklemesi gerektiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, festivalin yalnızca geçmişin önemli filmlerini hatırlatan bir etkinlik olarak kalmaması, geleceğin sinemasına da yer açması gerektiğini hatırlatıyor.

Bu yıl duyduğumda çok şaşırıp hemen manşete taşıdığım yapay zekâ kısa film yarışmasının programa dahil edilmesi de bu arayışın bir parçasıydı. Çağatay Dörtyıldız'ın “Başka Türlü” filmiyle ödül aldığı yarışma, sinemanın değişen üretim araçları üzerine düşünmek için yeni bir alan açtı. Teknoloji geliştikçe sinemanın imkânları da değişiyor ancak yeni bir aracın ortaya çıkması da tek başına yeni bir anlatı kurulduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele araçların nasıl bir hikâye anlatmak için kullanıldığı ve sinemanın ifade olanaklarını nasıl dönüştürdüğü. Bu tartışmanın festival programında yer bulması, geleceğe ilişkin soruların şimdiden konuşulabilmesi bakımından çok değerli.

Küçüktepepınar'ın gelecek yıl için dile getirdiği uluslararası iş birliklerini genişletme, yeni nesil sinema araçlarına daha fazla yer verme ve kadın yönetmenlerin üretim koşullarını destekleyecek alanlar yaratma hedefleri de bu nedenle önemli. Çünkü sinemanın geleceği yalnızca yeni teknolojilerle değil kimlerin film yapabildiği ve kimlerin kendi hikâyesini anlatma fırsatı bulabildiğiyle de ilgili kesinlikle.

Festivalde günler boyunca bir salondan diğerine koştururken bütün bunları aynı anda düşünmek kolay değildi elbette. Önce sıradaki gösterime yetişmek, sonra haberin notlarını toparlamak, ardından bir sonraki filme girmek gerekiyordu. İnsan asıl eve döndüğünde o telaşın içinden geriye kalanları daha iyi görüyor. Bir filmin akılda kalan sahnesini, beklemediğiniz bir karşılaşmayı, gösterim sonrası duyduğunuz bir cümleyi… Bir de sinemanın hâlâ bu kadar çok insanı aynı yerde buluşturabiliyor olmasının sevincini.

Bir AVM'nin içinde kurulmuş, ama duvarlarının dışına taşan bir dünya… Mehmet Güreli'yle aynı gösterimde bulunmak, Asghar Farhadi'yi Adana'da görmek, bir filmden çıkıp diğerine yetişmeye çalışırken yeni bir hikâyenin peşine düşmenin heyecanı… Bütün bunların yanında, sinemanın kendisine ve onu mümkün kılan emeğe yeniden bakma fırsatı…

Festival bitti. Konuklar kentten ayrıldı, salonlardaki telaş yerini gündelik hayatın alışkanlıklarına bıraktı. Ama iyi ki bazı hikâyeler perdede kalmıyor. İyi ki bir filmden sonra konuşacak sözümüz, itiraz edecek mecralarımız, merak edeceğimiz yeni bir dünya var.

Ve binlerce kez iyi ki sinema, bütün zorluklarına rağmen, bizi hâlâ bir araya getirebiliyor.