Zarafetin, kültürün çok yüce portresi...

19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına uzanan İstanbul kültür hayatının dikkat çekici isimlerinden biri olan Kenan Rıfâî Büyükaksoy, tasavvufu sadece bir inanç ve tarikat disiplini olarak değil, ahlâk, estetik, eğitim, musiki ve insanı anlama biçimi olarak ele alan önemli bir mutasavvıf, şair ve eğitimcidir... 1867’de Selânik’te doğan Kenan Rıfâî'nin babası Osmanlı bürokrasisinde önemli görevler üstlenmiş, ailesiyle daha sonra İstanbul’a yerleşmiştir...

Böylece Kenan Rıfâî’nin çocukluğu ve gençliği, Osmanlı İstanbul’unun kültürel ve entelektüel atmosferi içinde şekillenmiştir.

GALATASARAY'DA BAŞLAYAN MODERN EĞİTİM

Kenan Rıfâî’nin o özel dünyasını anlamak için, eğitim hayatına bakmak gerekir...

Galatasaray Lisesinde öğrenim görmüş, burada Fransızca öğrenmiş, ve dönemin önemli hocalarından ders almıştır...

Muallim Nâci ve Recâizâde Mahmud Ekrem gibi isimler, onun entelektüel dünyasının oluştuğu eğitim çevresinin özel parçaları olmuştur... Galatasaray’ın ardından Hukuk Fakültesi’ne devam etmiş, henüz genç yaşlarında Balıkesir İdadisi müdürlüğüne getirilmiştir. Ardından Adana, Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon’da maarif müdürlüğü görevlerinde bulunmuş, böylece Kenan Rıfâî, Osmanlı coğrafyasının farklı şehirlerinde eğitim kurumlarının içinde yer alan bir öğretmen olarak da tanınmıştır...

MEDİNE'YE UZANAN YOL

Kenan Rıfâî’nin hayatındaki en önemli dönemeçlerden biri Medine yıllarıdır...

Medine’de Hamidiye Lisesi müdürlüğü yapmış, burada Seyyid Ahmed er-Rifâî neslinden gelen Seyyid Hamza er-Rifâî ile tanışmış ve onun hizmetinde bulunmuştur…

Bu ilişki, Kenan Rıfâî’nin tasavvuf hayatında belirleyici bir döneme dönüşmüş, Seyyid Hamza er-Rifâî tarafından kendisine icazet ve hilafet verilmiştir...

Bu noktadan sonra Kenan Rıfâî’nin hayatı, eğitimci kimliği ile tasavvufî kimliğinin iç içe geçtiği özgün bir çizgiye kavuşmuştur...

ÜMMÜ KENAN DERGAHI

İstanbul’a döndüğünde annesi Hatice Cenan Hanım’ın 1908’de Hırka-i Şerif’te yaptırdığı Ümmü Kenan Dergâhı, onun hayatının merkezlerinden biri oldu...

Burada yalnızca klasik anlamda tasavvuf sohbetleri yapılmadı…

Kenan Rıfâî’nin çevresinde edebiyatçılar, sanatçılar, musikişinaslar, düşünürler ve farklı mesleklerden aydınlar bir araya geldi...

Onun tasavvuf anlayışının merkezinde, tevhid, güzel ahlâk, aşk ve irfan bulunuyordu...

Bu anlayış, dönemin entelektüel ve sanat çevresinden pek çok insanı müthiş bir şekilde etkiledi...

Bu nedenle Ümmü Kenan Dergâhı , dönemin İstanbul'unda sohbetin, düşüncenin, musikinin ve irfanın buluştuğu bir kültür çevresi olarak değerlendirmelidir...

MUSİKİ VE ŞİİR

Kenan Rıfâî’nin dünyasında sanat, tasavvuftan ayrı değildi… Gençliğinde ney ve musiki dersleri almış, sonrasında çok sayıda ilahisi bestelenmiştir...

İlâhiyyât-ı Ken‘ân adlı eserinde şiirleri ve ilahileri bir araya getirilmiş, eserde bestelenmiş çok sayıda ilahinin notaları da yer almıştır...

Bu yönüyle Kenan Rıfâî’nin tasavvuf anlayışında, estetik önemli bir yere sahipken, söz ,musiki, edebiyat ve güzel ahlâk aynı bütünün parçalarıydı...

MEVLANA VE MESNEVİ

Kenan Rıfâî’nin düşünce dünyasının önemli sütunlarından biri de Mevlânâ ve Mesnevîdir...

Dergâhındaki Mesnevî dersleri, daha sonra öğrencilerinin tuttuğu notlar aracılığıyla yazılı bir mirasa dönüşmüştür...

Bu çalışmalar Şerhli Mesnevî-i Şerif adıyla yayımlanmıştır...

Onun için tasavvuf, dünyadan elini eteğini çekmekten ziyade insanın kendi iç dünyasını terbiye etmesi, aşk ve irfan yoluyla olgunlaşmasıydı...

BİR ÇEVRE BİR NESİL

Kenan Rıfâî’nin etkisi, kendi yaşamıyla sınırlı kalmadı… Çevresinde yetişen onun sohbetlerinden beslenen ve hayatına katan isimler arasında Samiha Ayverdi, Safiye Erol, Meşkure Sargut,Ekrem Hakkı Ayverdi, Semiha Cemal ve Hattat Aziz Efendi gibi dönemin kültür ve sanat hayatında önemli izler bırakmış kişiler bulunuyordu...

Kendilerinin en özel ve etkileyici cümlesi, "tasavvuf bir gün akademilerde okutulacaktır " olmuştur... Özellikle Samiha Ayverdi, onun düşünce dünyasının sonraki kuşaklara aktarılmasında büyük rol oynamıştır...

CUMHURİYET DÖNEMİ VE DEĞİŞİM

1925 yılında tekkelerin kapatılmasıyla Ümmü Kenan Dergâhı da tekke olarak faaliyetini bitirmiş, ancak Kenan Rıfâî’nin eğitimci ve kültür insanı kimliği devam etmiştir... Maarif Vekâleti'nden emekli olmuş ardından Fener Rum Lisesi’nde on üç yıl Türkçe öğretmenliği yapmıştır... Kenan Rıfâî Büyükaksoy’u yalnızca bir Rifâî şeyhi olarak okumak eksik kalır, o aynı zamanda Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan büyük kültürel dönüşümün içinde yaşamış, öğretmen, maarifçi, şair, musiki dostu, mütefekkir ve mutasavvıf kimliklerini tek bir hayat çizgisinde birleştirmiş bir İstanbul entelektüelidir...

Kenan Rıfâî’yi anlatmanın en zarif yolu şudur ki, Onun dünyasında tasavvuf, hayattan uzaklaşmak değil, hayatın içindeki insanı, sözü, musikiyi ve güzelliği anlamak ve hal etmekti...

ULUL EMRE İTAAT

Kendileri, hürmet, sevgi ve ilahi aşk uyandıran, cumhuriyetin kuruluş döneminde dergahını ilk kapatan ve bunu ulul emre itaat kapsamında yaptığını belirten, Kenan Rıfâî ,her bedenin bir tekke olduğunu öğütlemiştir...

Kenan Rifai’nin fotoğraflarına baktığımızda, beyaz takım elbiseleri, zarif gömlekler, dönemin şehirli şapkaları ve pardesüleriyle Tarz bir mutasavvıf olduğunu görüyoruz... Tasavvuf çevresindeki klasik imgenin çok ötesinde son derece dikkat çekici başka bir silüetle karşılaşıyoruz...

Özellikle deniz kenarında çekilmiş fotoğraflarında görülen açık renk takım elbiseleri şapkaları onun yaşadığı dönemin modern şehirli erkeğinin estetik kodlarını taşıyor...

Beyaz ve krem tonlarındaki takım elbiseler, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan süreçte özellikle yaz mevsimi ve sayfiye kültürüyle ilişkilenen, hafif ve zarif bir erkek giyim anlayışının parçasıdır...

Bu görüntüler, Kenan Rıfâî'nin gardırobunun tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini gösterir belgelerdir adeta...

TARZI OLAN BİR MUTASAVVIF

Kendilerinin fotoğraflarına baktığımızda, bir karede, şehirli bir İstanbul beyefendisi ve mutasavvıf, başka bir karede Cumhuriyet'in modernleşen erkek silüetine son derece yaklaşmış ve yakışmış zarif bir entelektüel ve mutasavvıf... Şapkası burada yalnızca kendisinin başını örten bir aksesuar değildir... Dönemin moda tarihinde erkek kimliğinin modernleşmesinin en görünür parçalarından biridir...

Takım elbisenin tamamlayıcısı olarak kullanıldığında erkeğin görünümünü daha şehirli ve daha çağdaş bir çizgiye taşımaktadır...

Çünkü Cumhuriyet'in kıyafet devrimini yalnızca kanunlar üzerinden değil, bir insanın gardırobunda meydana gelen değişim üzerinden de okumamıza imkân verir...

O takım elbiseli görüntüler, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'in modern yaşamına, tekkelerin dünyasından şehirli entelektüelin dünyasına ve tekke kıyafetinden çağdaş erkek zarafetine uzanan bir geçişin görüntüleridir...Ve kendileri bu detayları son derece akıllıca ve vizyonla yerine getirmişlerdir... Çünkü, zarafet, modanın değiştiği yerde değil, kişinin kendi döneminin ruhunu taşıyabildiği yerde başlar...

Bu yüce ruh her zaman 'ulul emre itaat’ başlığıyla hareket etmiş ve başarıyla adını tarihe yazdırmıştır...