Anadolu kültüründe anaerkil topluma atfedilen bir ritüel vardır. Bir kavga mı çıktı, kadın başındaki beyaz tülbenti çıkarıp yere atarak kavgayı sonlandırır. Kadının barışçıl olduğuna dair bir anlatıdır bu. Çocukları dağa çıkmış ya da cezaevinde bulunan Kürt kadınlarının kurduğu “Barış Anneleri” inisiyatifinin beyaz tülbent takması da bu anlatı dikkate alındığında boşuna değildir.
PKK’nın feshi ve silah bırakma kararının ardından Meclis’te kurulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ilk misafirleri arasında beyaz tülbentleri ile 3 anne vardı. Cumartesi Anneleri ile birlikte yaşadıkları acıları, verdikleri barış mücadelesini anlattılar. Sürece dair toplumun farklı kesimlerini dinleyen komisyona katılan annelerin en dikkat çekici sözleri de “Çocuklarımızı değil silahları toprağa gömelim” oldu.
Toplantılarını sürdüren komisyon en son çatışma çözümü üzerine çalışan akademisyenleri dinledi. Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya dünyanın farklı ülkelerinde yaşanan çatışma çözümleriyle ilgili araştırmalar yapan 9 akademisyen davet edilmişti. Bu akademisyenlerin 5’i kadındı.

Bu kadınların dördü ise Meclis’e sunum için ortak hazırlık yapmış -kendi ifadeleriyle arkadaş olan- bir akademisyen grubuydu. Bu kadın akademisyen grubu, yaklaşık bir ay önce beyaz tülbentli annelerin oturduğu koltuklarda, bu kez dünya örneklerini incelemiş uzmanlar olarak çatışma çözümü için görüşlerini paylaştılar. Kadın-barış vurgusu üzerinden düşünürsek çatışma çözümünü 4 kadın akademisyenin ortak bir çalışmanın ürünü olarak anlatması güzel bir tesadüf oldu.
Katılımcı tüm akademisyenlerin yaptığı sunumlar çok değerliydi ama pozitif ayrımcılık yaparak “çatışma çözümü uzmanı” bu 4 kadın akademisyenin bazı sözlerine kulak verelim.
Veznedaroğlu: Süreci taçlandıracak anayasa değişikliği neden olmasın
Prof. Dr. Sevtap Yokuş Veznedaroğlu, “Çatışma çözümünde hiçbir örnek diğerine benzemiyor. Türkiye kendi örneğini yaratacak” diyerek sözlerine başladı. Vezenedaroğlu, “İyi bir inşa, tasarım, ülkesel koşullara uygun yöntemler geliştirmek, güçlü, kararlı bir siyasi irade çok önemli. Siyasi hesapların ve aktüel siyasetin ötesinde bir bakış açısı geliştirilmeli. Kırmızı çizgiler öne çıkarılmamalı. Sürecin bir takvime bağlanması lazım. Güvenin bir ön şart olarak belirlen-me-mesi gerekiyor, güven daha sonra, zamanla oluşacaktır. Ama güven artırıcı önlemlere ihtiyaç vardır. Siyasi kararlar hukuka uyarlanmalı. Bilen insanlardan, bilen kurumlardan destek alınmalı” dedi.
Konuyla ilgili çalışmaların güvenceye kavuşturulması gerektiğini söyleyen Veznedaroğlu’nun en çarpıcı cümlelerinden biri, “Biz burada konuşuyoruz, bizim güvencemiz var mı bilmiyorum ama bunun sağlanması lazım. Komisyon kendi güvenliğiyle ilgili de çalışmalı” uyarısıydı.
Veznedaroğlu, “güven arttırıcı adımlar” kapsamında siyasi tutuklu ve mahkûmların salıverilmesi olanağını yaratacak yasal tedbirlerin alınabileceğini, orta ve uzun vadede yerel yönetimler özerklik şartının gerçek anlamında uygulanmasının sağlanabileceğini söyledi. Komisyonun anayasa değişikliği konusunu gündeme almayacağını açıklamasına karşın, “sorunun çözümüne dönük basit yasa değişiklikleriyle bir sonraki adımda iyi anayasa değişiklikleri beklenebilir” diyerek önerilerde bulundu. Veznedaroğlu, “42'nci madde, ana dil meselesinde iyi bir formülasyona gidilebilir. 66'ncı madde (vatandaşlık tanımı) yeniden formüle edilebilir. 127'nci maddede, idari vesayete ilişkin hükümde düzenlemeler yeniden formüle edilebilir ve yerel demokrasinin önü açılabilir. 3-4 maddelik bu süreci taçlandıracak bir değişiklik paketi neden olmasın?” diye sordu.
Demokrasiye ulaşmak için önce bu meselenin çözülmesi gerektiğini anlatan Veznedaroğlu’nun, “Türkiye'de demokrasiye ilişkin adımlar atılmasını bekleyenler de dört elle bu sürece sarılsınlar çünkü bu süreç aslında demokrasiye de ulaştıracak bir süreçtir, emin olabilirsiniz; ben bunu izlediğim deneyimlerden hareketle söylüyorum” sözleri de dikkat çekiciydi.
Çelik: Barış süreçleri bisiklette pedal çevirmeye benzer
Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik, 'DDR' denilen “silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon” süreçlerini anlattı. Dünya örnekleri üzerinden çatışma çözümü süreçlerinin yıllar alabildiğine dikkat çeken Çelik, “Umudu yitirmemek, siyasi iradeyi sağlam tutmak gerekiyor” dedi. Kuzey İrlanda'daki müzakereci Jonathan Powell'ın, barış süreçlerini bisiklette pedal çevirmeye benzettiğini anlatan Çelik, “Bisikletin üstünde olduğumuz sürece pedal çevirmeye devam etmemiz gerekiyor” dedi. Süreci belirleyen en önemli faktörün güven olduğunu vurgulayan Çelik bu güvenin de süreç içerisinde oluştuğuna dikkat çekti. Sürece destek veren Çelik, “Ben ölmeden görmek istiyorum ve burada, Sırrı Süreyya Önder'e de bir borcumuz olduğunu düşünüyorum. Bütün çabalarımız barışa emek vermiş insanların hayallerini gerçekleştirmek. Otuz beş yılı aştığımıza göre, herhâlde bizde artık sonuna gelmişizdir diyorum” dedi.
Çuhadar: Güven en kritik konu, sabır gerek
Doç. Dr. Esra Çuhadar da barış süreçlerinin kolay olmadığını anlattı, “Çok kısa bir zamanda ve tek bir adımla kalıcı barışa ulaşılan bir örnek yok” dedi. Güven inşasının en kritik konu olduğunu belirten Çuhadar, “Bu tür süreçler sabırlı olunması gereken süreçlerdir. Bir akordiyona benzetiyorum; zaman zaman toplumsal gruplarının desteğini ve katılımını gerektirip genişlemesi gereken, zaman zaman elitler arasında devam edip daralması gereken bir akordiyon. Bu noktada, en kritik unsur ısrarlı ve istikrarlı bir iradenin tüm aktörler tarafından ortaya konulmasıdır” değerlendirmesi yaptı.
Geçmiş deneyimlerden önemli dersler çıkarıldığını söyleyen Çuhadar, süreçte dengenin önemine dikkat çekti, “Demokrasi, demokratikleşme eksiklikleri, dışlama; ekonomik, siyasi dışlama, ayrımcılık vesaire gibi kök nedenlere eğilmediğimiz müddetçe bu şiddetin, bu durumun, çatışmanın on beş yıl sonra, yirmi yıl sonra tekrar etmemesi için neden yok. Ezberlerimizi bozmak zorundayız. Bu da en başta bu kök nedenleri tekrar analiz etmemizle ya da bunlara yeni bir gözle bakmamızla da olabilir” dedi.
Arslan: Saraya taşınalım artık
Prof. Dr. Havva Kök Arslan, çok yanlış yapıldığını ama bunları aşmak zorunda olduklarını söyledi, “Torunlarımız, torunlarımızın torunları, gelecek kuşaklar için bunu yapmak zorundayız” dedi. MHP kökenli birisi olarak, Abdullah Öcalan'ın da Devlet Bahçeli'nin de çok büyük bir liderlik yaptığını söyleyen Arslan, “Bizim bunun çok daha ötesinde bir şeyler yapmamız gerekiyor. Çatışma çözümünde bize yol gösterecek sayısız örnek var. Şuna karar vermek zorundayız: Biz bu evden taşınacağız aile olarak, saraya mı geçeceğiz, gecekonduya mı geçeceğiz? Çocuklar gibi, güvenlik ihtiyaçları içinde yani devlet korkuyla davranıyor sürekli, parçalanacak, bölünecek korkusu; öbür tarafta, aidiyet ve kimlikle rekabetçi ve ergen çocuk gibi davranıyor. Yani iki olgunlaşmamış kişilik çatışıyor. Bunu aşalım, gerçekten büyüyelim artık. Benim çocukluğum, benim gençliğim bitti, benim çocuğumun, torunumunki bitmesin. Saraya taşınalım artık. Her iki taraf için de siyasi iradenin var olduğunu düşüyorum, bunu heba etmemek lazım. Süreç uzadıkça bu süreci bozmak isteyen taraflar çok olur” uyarısında bulundu.