Canım memleketimde "iktidarda kalabilmek" adına siyasilerin "Yeni Anayasa" söylemi hep kafama takılmıştır. Oysa "Yeni Anayasa" yeni kurulan devletlerde, işgale uğramış ya da ihtiyaçların artması üzerine yeniden kaleme alınır. Hatta bazı ülkelerde yazılı anayasalar yüzlerce yıldır değişmez. İhtiyaç halinde, eklemeler Avrupa'nın medeni ülkelerinde olduğu gibi eklenir.
Tarihte ilk yazılı anayasa M.S. 732'de Göktürk Kitabelerinde bir başka deyim ile Orhun Yazıtlarında kayalara kazınmıştır. 1889 'da Rus bilim insanı Nikolay Yadrintsev tarafından bulunmuş, 1893'de alfabetik olarak çözülmüştür. Geçtiğimiz yıl Moğolistan coğrafyasında Orhun Kitabelerine yakın çoğrafyada 150 yıl öncesinin yeni yazıtları da keşfedilmiş ve dünya kamuoyu ile paylaşılmıştır. Şu anda Türk bilim insanları da bu tarihe tanıklık etmekteler. Hal böyle iken ilk yazılı anayasanın M.S. 600'lü yıllara dayandığını ifade edebiliriz.
Söz konusu "Türk" olduğu için "Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim" diye başlayan Orhun Yazıtlarını yazılı anayasa olarak kabul etmeyenler 1215'de İngiltere'de yazılan Magna Carta'yı ilk yazılı anayasa olarak kabul ederler. Kralın yetkilerine sınırlama getiren söz konusu yazıyı 25 Baron'un kaleme aldığını ve anayasa hükümlerinde yer almadığını da hatırlatalım.
Hukuk tarihçileri ilk anayasa olarak Amerika'nın Philadelphia kentinde 1787'de kaleme alınan metni kabul ederler. Yeni kurulan Amerika'nın 1787'de yazılan anayasasının da insan hakları ve eşitlik ilkesinden sosyal ve hukuk devletinden bir hayli uzak olduğunun da altını çizelim.
Osmanlı'daki Tanzimat ve diğer çalışmaların ayrıntısına girmeyeceğim. 1921'deki ilk anayasasını tartışmaya açanlara Cumhuriyetin 29 Ekim 1923'de kurulduğu gerçeğini hatırlatarak “1924 Anayasası”nın esasa alınması gerektiğini vurgulamalıyım.
Cumhuriyet tarihinde bir dönem "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" olarak kutlanan “1963 Anayasası”nın başta çalışan hakları olmak üzere eğitim ve sosyal hukuk devleti açısından baktığımızda günümüzden çok daha ileri seviyede olduğu gerçeği ile yüzleşmeliyiz.
12 Eylül darbesinin referandumda yüzde 90'a yakın oy alarak dayattığı anayasayı; Turgut Özal: "Bir kere delmekle bir şey olmaz" diyerek zaten delik deşik etmişti. Recep Tayyip Erdoğan'ın "Anayasa Mahkemesi’nin kararına saygı duymuyorum." sözlerinin üzerine Devlet Bahçeli'nin "Ya Anayasa Mahkemesi kapatılmalı ya da yeniden yapılandırılmalıdır." ifadelerini eklediğimizde, milletvekilliği ve Cumhurbaşkanlığı yeminini kabul etmedikleri ile yüzleşmiş oluyoruz.
Siyasal İslamcıların "Reklam arası" olarak nitelendirdikleri "Cumhuriyete son verme" arzularının ilk göstergesi de "Anayasanın değişmez ilk 4 maddesi" olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez.
Amaçları "Demokratik, laik, hukuk devleti" ni ortadan kaldırmak olanların son yıllarda adeta "Tarihin Televolesi" ne sarılırcasına Osmanlıcılık hülyasına kapılışlarını ibret ile izliyoruz. Hamasi nutuklarda "40 tane kara çadırda kurulan imparatorluk" sözlerini dillerine pelesenk edenlere "Günaydın!" diyelim mi?
Madem "Kıldan Kara Çadır"ı hatırlıyorsunuz da "Kara Çadırın Yazılı Olmayan Yasaları" ndan ne kadar haberdarsınız?
Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip Türk Milletini "Göçer Topluluk/Göçer Türkler" olarak küçümseyenler "Türkçe bilim dili olamaz" diyen kompleksliler midelerinden, beyinlerinden bağlı oldukları emperyal güçlerin talimatı ile Türk'ün yazılı, yazılı olmayan gelenekleri, töresi ve hayat tarzları hiçe saymaya kalkışsalar da "Kara Çadır Hukuku-Kara Çadır Töresi" ni unutmasınlar!
“Kara Çadır”ı hatırlatan, aynı zamanda binlerce yıllık Yörük-Türkmen geleneğini yaşatan ve hukukçu kimliğe sahip olan Antalya-Muratpaşa Belediye Başkanı Av. Ümit Uysal'a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Ümit Başkan Muratpaşa Belediye Başkanı olarak her belediyenin görevi olan temizlik, park-bahçe işleri ile yetinmedi. 10 yılı aşkın sürede "Sosyal belediyeciliğin" nasıl yapılacağını sadece Antalya'ya göstermedi Türkiye'ye de örnek oldu.
Türk Siyasetinde seçimden seçime oy kaygısı ile hatırlanan Yörük-Türkmenleri’ne ilişkin çalışmalar, folklorik boyutun çok ötesinde, akademik düzeyde; Üniversiteler ve gönüllü kuruluşlar tarafından düzenli olarak 7 yıl boyunca devam eden "Çalıştaylar" boyunca sürdürülüyor.
Türkiye'nin çeşitli kentlerine dağılmış 400 dernek ile beraber federasyon, konfederasyonu 18-19 Ocak 2025 'de bir araya getirdi. Türk-Devlet ve Toplulukların toplantılarını 25 yıldır takip eden gazeteci olarak "İlk defa katılımın had safhaya çıktığına" tanık oldum. Sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında kalmadı Balkanlardan, Türk Cumhuriyetlerinden, Ortadoğu coğrafyasından gelen Yörük-Türkmenleri konuk etti. "Yörük Kültüründe Kadın" başlıklı çalıştayı takibe başladığım andan sonuna kadar Mustafa Kemal Paşa'yı aklımdan hiç çıkaramadım. "En büyük Yörük Atatürk" nidalarının yankılandığı Türkan Saylan Kültür Sarayında bir an Suriye'deki Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal'in dönüşü geldi aklıma. Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağı" isimli muhteşem eseri Mustafa Kemal Paşa'nın Suriye'den ihaneti gördükten sonra dönüşünde Toros Dağlarını işaret ederek: "Gidip, Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir tek yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez." sözü Mondros Mütarekesini imzalayarak adeta teslim alınmış, işgale uğramış esnada sarf edilmiştir. Torosları aşarak İstanbul'a geldiğinde, Haydarpaşa açıklarında İngiliz ve işgal ordularının donanmasını gördüğünde "Geldikleri gibi giderler!" şeklinde tespitin yürütülmesinin nedeni, 1915'de Çanakkale'yi geçemeyen unsurların arasında yer alması ve dahası bu unsurların başında yer almasıdır. En önemlisi, tütttüğünü gözlemlediği Yörük-Türkmen çadırlarına ve o çadırlarda yaşayan insanların güvenindendir.
Dedeleri Toroslar'dan Karaman'dan Selanik'e giden Yörük-Türkmenlerden olan Mustafa Kemal Paşa'ya Anadolu ve Balkan Coğrafyasında yaşayan yörükler "Başyörük" ünvanını vermiştir.