Şiirlerde Ankara öyle güzel, öyle iç açıcı, öyle zengin, öyle çok ki!
Oysa Ankara’da şairlerin adının verildiği cadde, sokak, park öyle az ki!
Cadde ve parklara verilen isimlerden hem mutlu olur hem çok kaygılanırım. Bir yazarın, şairin, bilgenin ismini veren bir yerel yönetim kaç yıl kalır? Yeni seçilen bir başka yerel yönetici o ismi uygun bulmaz da kaldırırsa?
Bir başka algılamakta zorlandığım durum bir yazar anılarında yaşadığı, gördüğü kentin bulvarlarının, caddelerinin, sokaklarının, parklarının, meydanlarının adını yazar. Yayımlanan kitabı okuyanlar, kitapta yazılan bulvarın, meydanın, caddenin, sokağın adının değiştirildiğini görürler. Anılar tazeliğini korusa da anılarda yer alan isim hatta mekân yok olmuştur. Bu da kent kültürüyle örtüşmez. Anıları yok eden kentler öyle çok ki.
Kente yönelik kültürel belleğimiz yok edilir mi?
Resmi adla sevindirilen yoksul tepem Altındağ’a şairler cömert davranmış, öyle güzel, öyle zengin ki!..
Orhan Veli’nin “Altındağ’ıyla başlayalım:
Altındağ Ankara’nın arka tarafında kurulmuş, büyük bir yoksul mahallesidir. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada sadece, bir genç kızın rüyasını okuyacaksınız, Orhan Veli’den:
“Biri bir koca görür rüyasında:
Yüz lira maaşlı kibar bir adam
Evlenir, şehre taşınırlar.
Mektuplar gelir adreslerine
Şenyuva apartmanı, bodrum katı.
Kutu gibi bir dairede otururlar.
Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye,
Bulaşıksa kendi bulaşıkları,
Çocukları olur nurtopu gibi,
Elden düşme bir araba satın alınır.
Kızılay bahçesine gidilir sabahları
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
Kibar çocukları gibi.”
Ahmed Arif, çok daha diyalektik bir yaklaşımla, gelişmenin köklerinin Altındağ’da ve orası gibi umutkondularda yeşerdiğini söylemektedir:
“Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al-al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.”
Ozan ve kent plancısı Ali Cengizkan Ankara hakkında şunları yazıyor:
“Ankara bir düşler kentidir. Kentin kendisi insanları düşler dünyasına taşıdığından değil; insan Ankara’da düş kurmadan yaşayamaz da ondan. Ya yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı ya mutlulukla ilgili; ya iyi insanlıkla ilgili bir düşünüz olmalı ya da iyi sanatçılıkla ilgili. Düşsüz yaşanamaz Ankara’da; çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir ufuk düşümüz yoksa. Çünkü dereler sığdır ve denetim altındadır, göğsümüzde yüreğimiz bir çağlayana kaynak oluşturmuyorsa.”
Ankara’yı düş kurmadan düşler kenti yapmak ellerimizde, yeter ki sevgiyle yaklaşalım...
Yoksul tepeden varsıl tepeye bakınca yoksunluklarım çoğalır.
Çankaya benim varsıl tepemdir.
Oysa Faruk Nafiz Çamlıbel Çankaya’yı bir başka özlemle kaleme alır:
“Şeref rüyalarına dalan yeşil Çankaya,
Gölgesi baş döndüren bu sırrı anlat bize:
Nasıl yettin yıllarca onu barındırmaya,
Seni böyle ebedî kılan hangi mucize?”
Bu nedenle Ankara devrimci ve ebedi başkentimdir!
Ankara’yı, şairler öyle cömert, öyle sevecen, öyle güzel yazmış ki! Bazı şiirler Ankara’nın sicil varakası, bazıları aşk tutanağı, bazıları da kimlik kartı gibi... Ankaralıların seçtiği yerel yöneticiler daha çok cadde ve sokaklara şairlerin adlarını verse; o kentte yaşayan, kentle buluşan, kente dokunan insanların yüreklerine sevgi tohumları ekse, ne olur?
Gri Ankara gökkuşağı olur!