Yaşamda aşk ve sevgi sözcüklerini sakınan erkekler şiirlerde, mektuplarda nasıl da cesur ve cömert davranırlar…

Haksız da sayılmazlar. Aşk bu söyletir…

“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da, hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...” diyen Nazım Hikmet, bir mektubunda kalbinin kızıl saçlı bacısı Piraye’sine nasıl da güzel yazmış:

“Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuşlar umurumda değil. 20 Sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti… Hâlbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçe’m konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme.”

Nazım Hikmet’in kadınlara yazdığı en güzel şiirler de, mektuplar da aşkı tanımak isteyenlerin elinde, dilinde gönlünde geziyor…

Ya derdini taşlara fısıldayan halkın diyarı Diyarbakır doğumlu şair Ahmed Arif’in şiirleri, yazar Leyla Erbil’e yazdığı ölümsüz aşk mektupları kayalara, taşlara nakış nakış işlenseydi diye bir an hayıflanıyorum…

Bakın Ahmed Arif, Leyla’sına neler yazmış:

“Böyle ne kırık ne de anlaşılmamış gitmek istemiyorum. Dostluğumuz ki korkunçtu. Ve yaşanmaya değer. Bugünkü feci haline rağmen, birbirimizi tanıma hususunda pahasız bir değerdir. (…) Ha, sürgüne gitmeden – bugünler – bir mektubunu alırsam, sevinmem diyemem elbet! Bu da laf mı, uçarım belki! Ama yazmasan ne diyeyim… Sevgide “vermek” vardır Leyla. Vermek. Ve bunu anlamak…”

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde” dizelerini okurken yüreğiniz ısınır, “Vay bee” ne aşklar yaşanmış bu topraklarda diyesiniz gelir.

Tarihte ve edebiyatta efsaneleşmiş ve toplumsal bellekte iz bırakmış aşklar, yüzyıllar aşıp günümüze gelmiştir.

Edebiyatta Kafka-Milena, Sartre-Beauvoir, Aragon-Elsa, Nâzım-Piraye aşkları beni çok etkilemiştir.

Franz Kafka, Milena’yla 1920 yılında tanışmış, aralarında çok samimi bir arkadaşlık oluşmuştur. Kafka’nın günlüklerinde arkadaşlıklarının derinliklerini gözler önüne seriyor. “Milena’ya Mektuplar” yayınlanmasıyla duyguların çaresizliği, mutluluk, kendini yok etmek gerçek anlamda gün ışığına çıkıyor.

Milena’ya Mektuplardan: Kafka bir mektubun sonunda şunları yazıyor:

“ Yüzünüzün hiçbir ayrıntısını hatırlamadığım geldi aklıma. Sadece kafedeki masaların arasından geçerken fark ettiğim suretinizi ve elbisenizi; onları hala hatırlayabiliyorum.” Nisan, 1920, Merano-Untermais, Ottoburg Pansiyonu

Louis Aragon’un Elsa’ya aşk şiiri, aşk şehri Paris’te değil tüm dünyada aşk kokan büyülü dizeler dillerde dolanıyor…

“Sana büyük bir sır söyleyeceğim Zaman sensin

Zaman kadındır İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına”

Tolstoy’un, Anna Karenina’sını hangimiz okuyup unuttuk. “Dünyanın en güzel aşk öyküsü” denilen “Cemile” Cengiz Aytmatov’un yapıtları ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi gerçek aşkı nasıl da güzel anlatıyor.

Aşık Veysel’in söylediği gibi “Güzelliğin on par etmez/ Şu bendeki aşk olmasa.”

Bugünlerde uçaklarda, yollarda elimde Gabriel García Márquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” kitabı bana yol arkadaşlığı ediyor. Kolera sözcüğü bile aşkın gölgesine saklanıyor. Aşkın gücü her ortamda yansıyor…

Aşk şairi Cemal Süreya, “Aşk” şiirinde;

“Şimdi sen kalkıp gidiyorsun.

Git.

Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar.

Gitsinler.

Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin” diye yazıyor.