Toprağın belleği, sözün yankısı, öykü ve ekoloji…
Ankara’da bahar, yalnızca ağaçların dallarında değil, sözcüklerin damarlarında da filizleniyor. 2–10 Nisan tarihleri arasında düzenlenen 23. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, bu yıl “Ekoloji” temasıyla, doğanın yalnızca fon değil, özne olduğunu anımsatıyor bize. Çünkü artık hiçbir öykü, toprağın sesini duymadan tamamlanmıyor; hiçbir karakter, rüzgârın içinden geçmeden gerçek olmuyor.
Bir çocuğun cebinde taşıdığı küçük taş parçasını düşünün. Kimse bilmez, o taş bir dere yatağından koparılmıştır. Çocuk her sıkıldığında avucuna alır onu; serinliğiyle ferahlar. Oysa taş, ait olduğu suyu özler. İşte ekoloji tam da burada başlar: Bir taşın bile yerinden edilmesinin öyküsünden. Öykü dediğimiz şey, biraz da kaybolmuş dengeyi aramanın dilidir.
Başka bir yerde, yaşlı bir kadın balkonunda kuruyan fesleğenine su verir her sabah. Bitki, şehrin egzozuyla soluklaşmıştır ama yine de direnmektedir. Kadın onunla konuşur: “Dayan,” der, “ben de dayanıyorum.” O küçücük saksı, bir gezegenin minyatürü gibidir. Ekoloji, yalnızca ormanların değil, balkonların, kalplerin ve anıların da sorunudur.
İranlı bir alim, öğrencilerine ders verirken şöyle der:
“Ben nezaketi bir ağaçtan öğrendim. Ben ona tekme attım, o benim tepemden çiçek yağdırdı. O utanç bana ibretlik bir ders olarak yetti.”
Öykü ile ekoloji arasındaki bağ, aslında insanın kendisiyle kurduğu en eski ilişkidir. Doğadan koptukça öykülerimiz yüzeyselleşir; doğaya yaklaştıkça derinleşiriz. Çünkü insan, anlatmayı toprağa bakarak öğrenmiştir. Bir yaprağın düşüşünde zamanı, bir nehrin akışında kaderi, bir kuşun göçünde umudu okumuştur.
Bu yüzden Ankara Öykü Günleri yalnızca bir edebiyat buluşması değil; aynı zamanda bir vicdan çağrısıdır. Yazmak, artık sadece estetik bir uğraş değil, etik bir sorumluluktur. Her cümle, dünyaya bırakılan bir izdir ve bu iz ya iyileştirir ya da yarayı derinleştirir.
Belki de şimdi sormamız gereken soru şudur: Biz nasıl öyküler bırakacağız ardımızda? Kuruyan nehirlerin mi, yoksa yeniden filizlenen ormanların mı anlatıcıları olacağız?
Çünkü dünya, en çok anlatılan öyküye dönüşür.
Edebiyat, dünyanın nabzını tutan en eski belleğidir; ekoloji ise o nabzın ritmini koruyan görünmez el. Birinde sözcükler soluk alır, diğerinde toprak. Eğer biri susarsa, diğeri de eksilir. Çünkü doğa yıkıldığında, yalnızca ağaçlar devrilmez; imgeler, metaforlar, hatta insanın kendine dair inancı da çatlar. Bu yüzden bir öykü yazmak, artık yalnızca bir anlatı kurmak değil; yeryüzüne karşı bir tanıklık, bir koruma ve bir onarma eylemidir. Kalem, bazen bir tohumdur; doğru yere düştüğünde, geleceğin ormanını başlatır.
Ve belki de en derin gerçek şudur: İnsan, ancak doğayı anladığı kadar kendini anlatabilir. Ekolojiyi yitiren bir çağ, öykülerini de yitirir; çünkü anlam, köklerini topraktan alır. O halde yazmak, biraz da dünyayı sevmeyi öğrenmektir yeniden. Bir ağacın gölgesinde kurulmuş bir cümle, bir kuşun kanadında taşınan bir umut gibi… Edebiyat ve ekoloji yan yana geldiğinde, yalnızca güzel metinler değil, yaşanabilir bir gelecek de kurulur. Ve belki o zaman, dünya biraz daha öykü, insan biraz daha yurt olur…
Hikâye Arapça, öykü Türkçedir.
Başarı hikayesi değil, başarı öyküleri yazmalıyız…
Öykü öyle güzeldir ki artık geleceğimiz olan genç kızlarımızın ismi olarak güvenli yürüyüşünü sürdürmektedir.
Öyküler, yaşamın yükünü taşıyan öyküler…
Dünya durdukça varlığını sürdürecektir…
Öykünün yeşeren yüzünü; emek vererek sunanlara bin selam olsun!