Sahte tapu, sahte kimlik, sahte ehliyet, sahte diploma, sahte tezler, sahte plaka, sahte bal, sahte peynir, sahte marka ayakkabılar, tişörtler de hesaba katılırsa liste uzar gider…. Adeta sahtecilik cenneti. Ülkede ne gerçek ne sahte bazen anlamak bile zor. Yaygın bir sahtecilik sorunu olduğu kesin tartışılmaz bir gerçek.
Son günlerde gündemdeki sahte diploma konusunun bu kadar konuşulmasının nedeni devletin de bu sahtecilikte yer alması denebilir. Elbette devlet bilerek isteyerek bu sahtecilik sistemine dahil olmamış. Ancak “e-imza” denilen sistemin tartışılmasına yol açıldı.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, sahtekarlığa ilişkin, “sahtecilik yapan kim varsa devletten söküp atacağız. Gereği yapılacak, bütün bunlar jiletle kazınacaktır” gibi bol süslü cümleler kurdu. “23 yıldır var olan sahtecilik düzeninin hangisini kazıdınız, hangisini tamamen yok ettiniz ki?” sorusu bu noktada gayet meşru bir soru. Ayrıca tartışma sahtecilik ötesinde… 23 yıllık bir iktidarın bu suçluları yakalamakla övünmesi değil, bu suçluların hala nasıl BTK Başkanı dahil, devletin en üst kademesindeki kişilerin elektronik verilerinin ele geçirdiğinin sorgulaması gerekir. Ortada büyük bir zafiyet olduğu net. Bunu süslü kelimelerle değil, bu zafiyete karşın bundan sonra nasıl yol izleneceğine ilişkin tatmin edici açıklamalarla yol almak gerekmez mi?
Milyonlarca öğrencinin, sınav giren gencin ÖSYM’den şüphe duyması sadece basit cümleler ile geçiştirilemez. Belki hiçbir sorun yoktur, ancak bu “sorun yok” demekle ikna olunacak bir süreç değil. 2010 KPPS’de de saat başı “sorun yok, güvenli” açıklaması yapıldığını hatırlatmakta fayda var.
Gelelim son iddialara. Yüzlerce sahte diploma olduğu, sahte ehliyetler alındığı ifade ediliyor. Bu diplomalar ile mühendislik şirketi kurup baraj yapan bile var. Şunu da belirtmek gerek; iddianamelerde "400 akademisyen sahte diploma aldı" diye bir şey yok. Ancak ikinci iddianamede Ayhan A. isimli şüpheli; "Yakup isimli ve çok iyi yabancı dil bilen Yakup isimli şahsın 2006-2010 yılları arasında yapılan yabancı dil sınavlarına sokularak sınavlardan başarılı puanlar aldırılan ve üniversitelere öğretim görevlisi, akademisyen olarak yerleştirilen Türkiye geneli 400’den fazla kişi olduğunu, birçoğunun Doçent ve Profesör” olduğuna dair ifade veriyor. Yani iddia doğruysa birçok doçent ve profesör hak etmedikleri, dil sınavını geçemedikleri halde o kadrolara girmiş. Bu konuda "Kim bu Yakup?" ve "Yakup'a ulaşıldı mı?" sorularının da sorulması şart.
Soruşturmada adı geçen çete liderlerinden biri 10 soruşturma geçirmiş, daha önce hapse de girmiş. Ceza ve yaptırımların da bir anlamı olmadığı, “sahte” olduğu bir düzende doğal olarak ceza alanlar da “2-3 ay yatar çıkarım” psikolojisi ile bu düzeni devam ettiriyor. Klasik bir söylem ile “gelişmiş ülkelerde neden böyle şeyler olmuyor” diye bir soru da sorulabilir. Bunun elbette tek bir yanıtı yoktur. Sistemleri, eğitim yapıları her şey konuşulabilir. Ancak herkesin kabul ettiği bir gerçek var ki yaptırımların net olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.