Bu yazının amacı, Türkçede gittikçe yaygınlaşmaya başlayan “altını çizerek dinlemek” ifadesini, dil mantığı, eylem uyumu açısından ve mecazi anlamda incelemektir. “Altını çizmek” eyleminin doğası gereği yazılı metinle ilişkili olduğu, bu nedenle “okumak” fiiliyle doğal bir birliktelik kurduğu; “dinlemek” fiiliyle kullanımının ise mecaz genişlemesiyle açıklanabileceği öne sürülmektedir.
Ancak daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere, özellikle yazar-çizer kimselerin Türkçeyi doğru konuşup yazmaları gerekir. Çünkü milyonlarca kişi onları takip ediyor. Bunun yanı sıra her ulusun doğru konuşup düzgün yazmayı öğrendiği, sonuçta yaygınlaştırıp güzelleştirdiği ve kavramları eksiksiz ifade ettiği bir dili olmalı. Türkçe’de konuları, edebiyatı hoş ve yalın bir şekilde anlatıp topluma ve karşı tarafa yansıtabilmek zor olmasa gerek. Türkçe’ye oldukça hâkim olduğunu düşündüğümüz tanınmış iletişim uzmanları, gazeteciler ve TV yorumcuları bile konuşmalarının bir yerinde sıklıkla ve neredeyse sürekli olarak "Şimdi beni altını çizerek dinleyin!" cümlesini sokuşturuyor. Daha iyi vurgulamak ve önemini belirtmek amacıyla bir yazıda "altını çizerek okuyun" denebilir ama bir söyleşi sırasında "şimdi beni altını çizerek dinleyin" demek de ne oluyor? Dinlemenin altı çizilebilir mi? Bunun yerine "şimdi beni daha dikkatlice dinlemenizi istiyorum" dense çok daha şık ve anlamlı olmaz mı? “Altını çizerek dinlemek” ifadesi, sözde –dinlemek- fiiline vurucu ifade kazandırmak, özde ise gelişi güzel mecazcılık yapmaktan başka bir şey değildir. Yani ne tam anlamlı ne de gerçekten işlevsel!
Dil, sürekli değişen ve gelişen bir yapıdır. Ancak değişim sürecinde bazı kullanımlar, dilin iç mantığıyla çelişebilir. Bu çerçevede: “Altını çizmek” ifadesi, köken itibarıyla fiziksel bir eylem olup, yazılı bir metin üzerinde önemli görülen kısımların altının kalemle çizilmesi anlamını taşır. Sonuçta eylem, doğrudan görsel ve yazılı bir nesneye bağlıdır. Bu bağlamda “altını çizerek okumak” ifadesi, hem eylem hem de nesne bakımından tutarlı bir yapı sergiler. Okuma eylemi sırasında metin fiziksel olarak mevcuttur ve altını çizme işlemi de olanaklıdır.
“Dinlemek” Fiili ile Uyumsuzluk:
“Dinlemek” fiili işitsel bir süreci ifade eder. Dinleme sırasında ortada fiziksel bir metin bulunmayabilir. Bu nedenle “altını çizmek” eylemiyle doğal bir bağ kurmak da güçtür. Ayrıca, “Altını çizerek dinlemek” ifadesinde, iki farklı alan olan görme ve işitme duyularının çakıştığı görülmektedir. Bu durum, dil mantığı açısından bir uyumsuzluk yarattığından, ifadeyi bir anlatım bozukluğu olarak değerlendirmek gerekir.
Mecaz Kullanımı ve Anlam Genişlemesi:
Bununla birlikte dilde birçok ifadenin zamanla mecaz anlam kazandığı da bir gerçektir. Nitekim “Altını çizmek” günümüzde yalnızca fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda “vurgulamak, önemini belirtmek” anlamında da kullanılmaktadır. Ama bu açıdan bakıldığında “altını çizerek dinlemek” ifadesi yerine, “önemli noktaları özellikle fark ederek dinlemek” ya da “not alarak dikkatlice dinlemek” demek çok daha doğru olur. O takdirde bu tarz kullanımın, dilin mecaz üretme kapasitesi içinde değerlendirilebilmesi pekâlâ olasıdır.
Dil Hassasiyeti ve Eleştirel Yaklaşım:
Türkçenin doğru ve özenli kullanımı konusunda titizlik gösteren aydınlardan biri olan değerli hocamız rahmetli Prof. Dr. Mümtaz Soysal, dildeki bozulmalara karşı sert eleştirilerde bulunmuş ve köşe yazılarında, dil yanlışlarına yönelik ironik ve çarpıcı ifadeler kullanmıştır. (‘Dillerini eşek arıları sokasılar’ deyimi de onun çok kullandığı betimlemelerden biriydi.) Dil bilinci açısından “altını çizerek dinlemek” ve benzeri kullanımları da sorgulanması gereken örnekler arasında gösterebiliriz. Bu kullanımlar dil mantığı olarakta sorunlu görünmektedir. Mecaz anlam genişlemesi dikkate alındığında, bu tür ifadelerin bütünüyle yanlış değil, ama sonucunda oldukça tartışma yarattığı da söylenebilir.
Önemli olan Dil’in kullanımında açıklık ve tutarlılığın esas alınması; mecazların ise anlamı bulanıklaştırmayacak şekilde tercih edilmesidir. Dil, keyfe göre eğilip bükülecek bir araç değildir. Her kelimenin bir yükü, her eylemin bir sınırı vardır. Bu sınırlar ortadan kalktığında geriye anlam değil, alışkanlık kalır.
Eylem ile Nesne Arasındaki Zorunlu Bağ:
“Altını çizmek” eylemi, doğası gereği yazılı bir yüzey gerektirir. Kalem, metin ve görsel temas olmadan bu eylem düşünülemez. Bu nedenle, “altını çizerek okumak” ifadesi, dilin kendi iç düzeni bakımından kusursuzdur. Buna karşılık “dinlemek” işitsel bir süreçtir. Kulakla yapılan bir eylemin içine kalemi sokmaya çalışmak, en hafif ifadeyle kavramların yerini karıştırmaktır.
Rastgele Mecazın Tehlikesi:
Bu tür kullanımlar (altını çizerek dinleyin gibi) genellikle şu savunmayla meşrulaştırılmak istenir: “Ama mecaz olarak söyleniyor.” Oysa burada sorun mecaz değil, ölçüsüzlük ve keyfiliktir. Mecaz, dilin inceliği; keyfilik ise dilin çürümesidir. Her fiziksel eylemi alıp her zihinsel sürecin içine boca ederseniz, bir süre sonra hiçbir söz gerçek anlamını taşıyamaz hâle gelir.
Anlatım mı, Alışkanlık mı?
Bu tür ifadelerin toplumda yaygınlaşmasının temel nedeni doğrulukları değil, tekrar edilmeleridir. TV, Radyo, İnternet ve Eğitim ortamlarında öğretici konumda olan kişilerin ne yazık ki dili özensiz kullanması, yanlışın hızla norm hâline gelmesine yol açmaktadır.
Bir süre sonra kimse bu sözün ne dediğini sorgulamaz; çünkü herkes duymaya alışmıştır. Dilin en büyük tehlikesi de budur: Yanlışın fark edilmemesi.
Tüm bu söylediklerimiz bağlamında, Türk Dil Kurumu (TDK) ileri gelenleri bu konuya ilişkin ne düşünüyor, herhangi çaba ve girişimde bulunuyorlar mı? Doğrusu merak ediyoruz!