İnsanoğlunun uzun yıllar boyunca yaşadıkları deneyimlerden ve bunun sonucu oluşan düşüncelerden doğan deyimler üzerine bugüne kadar pek çok çalışma yapılmıştır. Ülkemizde ise bu konudaki çalışmalar Atatürk’ün teşvik, istek ve talimatları doğrultusunda 1932’de Türk Dil Kurumu kurulması ile daha da yoğunlaşmıştır.
Deyimler üzerine yapılan çalışmalarda en çok karşılaşılan sorunlardan başta geleni hangi sözün deyim, hangi sözün atasözü olduğudur. Neticede, “Deyimlerin kavram ve durum bildirdiği, öğüt ve yol gösterici olmadığı, atasözlerinin ise kesin bir yargı ifade ettiği” vurgulanmıştır. Bu nedenle diğer dillerde olduğu gibi Türkçeyi de doğru yazabilmek, konuşabilmek için deyim ve atasözleri arasındaki farkların ayırdında olmak, haliyle bunları yerinde kullanmak önem arz etmektedir. Bu bağlamda:
Yüzlerce deyimin nasıl ve nereden geldiğini araştırdım. Bunlar arasında diğerlerine göre daha ilginç olabileceğini düşündüğüm birkaçının kökenlerini sizlerle de paylaşmak istedim.
Püf Noktası:
Bu deyimin kökeni geleneksel cam sanatına dayanır. Eskiden cam ustaları, çıraklarına camı nasıl şekillendireceklerini öğretirken en kritik anı beklerlermiş. Cam tam kıvamına geldiğinde, formunu alması için doğru yere, doğru şiddette "püf" diye üflemek gerekirmiş. Eğer o kritik anda üflemezseniz veya yanlış üflerseniz tüm emek boşa gidermiş. İşte bir işin en hassas ve beceri isteyen kritik kısmına da bu yüzden "püf noktası" denmiştir.
Balayı (honey moon):.
Antik çağlarda özellikle Babil ve eski Kuzey Avrupa kültürlerinde, yeni evli çiftlerin düğünden sonraki ilk bir ay boyunca her gün bal şarabı (mead) içmesi bir gelenekti. İnanışa göre bu içecek hem doğurganlığı artırır hem de çiftin evliliğe tatlı bir başlangıç yapmasını sağlardı. "Bal (honey) kısmı buradan geliyor. ‘’Ay’’ (moon) kelimesinin eklenmesi ise sadece zaman birimi olan (30 gün) le ilgili değildir. 16. yüzyıl yazarlarına göre bu, çiftlere bir uyarı niteliği taşıyordu: Ay nasıl her gün değişiyor ve dolunaydan sonra küçülmeye başlıyorsa, evliliğin ilk günlerindeki o yoğun aşk ve "tatlılık" da zamanla azalabilirdi. Yani "balayı" aslında "tadını çıkarın çünkü bu geçici bir evre" anlamına geliyordu.
"Dudu Dilli"
Birine "dudu dilli" dediğimizde güzel, tatlı dilli olduğunu kastederiz. Peki, bu "dudu" nedir? "Dudu", Farsça kökenli bir kelime olup "papağan" demektir. Eskiden papağanlar, insan gibi konuşabildikleri ve nadir bulundukları için çok kıymetli ve sevimli varlıklar olarak görülürdü. “Dudu dilli" tabiri de aslında "papağan gibi güzel konuşan, şakıyan" anlamında bir iltifata dönüşmüştür. Nitekim Tarkan’ın ‘Dudu’ adlı şarkısının sözlerinde de aşağıdaki dizeleri hatırlayalım
Çiçek gibi tazecik, kıymetli bi tanecik
Ana sütü gibi tertemiz
Dudu dudu dilleri, lıkır lıkır içmeli
Gözleri derya deniz
"Dandik"
Çok kullandığımız "dandik" sözcüğünün kökeni tam olarak kesinleşmemekle birlikte, yaygın etimolojik görüşler İngilizce kökenli "dandy" (züppe, çıtkırıldım, nazik) kelimesine dayanmaktadır. Zamanla argo dilde niteliksiz, kalitesiz ve işe yaramaz anlamlarında, özellikle kalitesiz ürünleri nitelemek için türetildiği düşünülmektedir. Öte yandan 1940 ve 50'li yıllarda Türkiye’ye ithal edilen, kalitesi düşük ve çabuk bozulan bazı oyuncakların veya eşyaların üzerinde "Dandy" yazarmış. Halk arasında bu markanın adı zamanla "kalitesiz, işe yaramaz" anlamında "dandik"e dönüşmüş ve dilimize pelesenk olmuştur. (Daha sonraları dandik kelimesi Türk Dil Kurumu’nca da Türkçe kelime olarak kayıtlara geçmiştir.)
Keçileri Kaçırmak:
Birinin delirdiğini veya çok sinirlendiğini anlatmak için kullandığımız bu deyimin kökeni, Anadolu’daki çobanlık kültürüne dayanır: Bir çoban için en büyük felaket, sürüsünde bulunan bazı keçilerini (ki keçiler koyunlara göre çok daha inatçı ve başına buyruktur) kontrolünü kaybedip dağa taşa kaçırmasıdır. Bu nedenle, keçilerini elinden kaçıran ve onları bulamayan bir çoban, köye döndüğünde büyük bir utanç ve şok yaşarmış. Bu şokla ne yapacağını şaşıran, sağa sola koşturan çobana bakıp çevredekiler, "Zavallı adam keçileri kaçırmış," dermiş. Zamanla bu durum, aklını yitiren veya aşırı tepki veren herkes için kullanılmaya başlanmış.
Türkçe’ ye ‘’Çok Yaşa’’ diye uyarlanan ve tutulan ’God Bless You’’:
Bu ifadenin kökeni, çok eski geleneklere ve ilginç inanışlara dayanır. Yaygın kabul gören iki teori şudur:
1. Veba Salgını En popüler tarihi açıklama, 6. yüzyılın sonlarında Avrupa'yı kasıp kavuran Veba Salgını dönemine dayanır. O dönemde hapşırma, vebanın ilk belirtilerinden biri olarak kabul ediliyordu. Papa I. Gregory, veba belirtisi gösteren daha doğrusu hapşıran kişiler için Tanrı'dan yardım dilemek amacıyla hemen "God bless you" (Tanrı seni kutsasın) denilmesini emreden bir kararname çıkardı. Bu, hastalanan kişinin ruhunu Tanrı'ya emanet etmek için yapılan kısa bir dua niteliğindeydi.
2. Ruhun Vücudu Terk Etmesi İnanışı
Antik çağlarda ve Orta Çağ'da yaygın olan bir batıl inanca göre, insan hapşırdığında ruhu ağzından geçici olarak dışarı fırlardı. Dolayısıyla hapşıran kişinin savunmasız kalan vücuduna kötü ruhların veya şeytanın girmesini engellemek için çevredekiler hemen "God bless you" diyerek kişiyi koruma altına alırlardı. İngilizce ‘’Got Bless You’ deyimi daha sonraları Türkçeye insanlar hapşırınca ‘’çok yaşa’’şekline evrilmiş ve sık kullanılır duruma gelmiştir.
Son of a gun: ( Sevilen ama yaramaz veya huysuz kimse )
Bu deyim, kökeni 18. ve 19. yüzyıl denizcilik geleneklerine dayanan ve günümüzde hem şaşkınlık hem de hafif bir sitem veya hayranlık ifadesi olarak kullanılan ifadedir. Bu deyimin ortaya çıkışına dair en yaygın kabul gören hikâye ise şöyledir:
Denizdeki Doğumlar: Eskiden İngiliz Kraliyet Donanması'nda, gemiler limandayken denizcilerin eşlerinin ( ve olası kaçak yolcu kadınların ) gemide kalmasına izin verilirdi. Uzun süre denizde kalan veya limanda bekleyen gemilerde bazen hamile kadınlar doğum yapmak zorunda kalırdı.
Topların Arasındaki Yer: Gemilerde yer kısıtlı olduğu için bu doğumlar genellikle geminin ana güvertesinde, topların (gun) arasındaki boşluklarda gerçekleştirilirdi.
Babası Belirsiz Çocuklar: Bu şekilde doğan ve babasının kim olduğu tam olarak bilinemeyen (veya kayıtlara geçmeyen) erkek çocuklara, gemi kayıt defterlerinde "son of a gun" denilirdi. Bu deyimin günümüzdeki anlamlarını ise şöyle ifade edebiliriz.
Sitem veya Hakaret (Hafif): "Vay kerata", "vay canına" veya "seni gidi" gibi sempatik bir kızgınlık ifadesi.
Şaşkınlık: Beklenmedik bir durum karşısında verilen tepki.
Hayranlık: Birinin zekice veya kurnazca bir iş başarması durumunda kullanılan "vay be, yaptı yine yapacağını" anlamında bir tabir.
Bana göre oldukça ilginç olan bu deyimin varlığını ilk kez yıllardır Londra’da yaşayan kayınbiraderim Selçuk’tan öğrendim. (kimden ve nasıl öğrenmenin yaşı yok )