Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, kısaltılmış adı ile “CSO” ülkemizin sahip olduğu köklü, devinmiş ve dünyada marka haline gelmiş bir kurumdur. 1827 yılında Osmanlı Sarayı’na hizmet etmek üzere, ki Avrupa’daki saray orkestralarının muadili olarak, İstanbul’da kurulmuş (o zamanki adı Muzıka-i Hümayun) ve 1828 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan getirilen Guiseppe Donizetti’nin şef olarak atanması ile çok sesli batı tarzı klasik müzik hayatına başlamıştır. Saray ve çevresinde hızla benimsenmiş ve o dönemdeki batılı orkestralara paralel olarak hayatına devam etmiştir. 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün öngörüsü ve batılı hayat tarzının ve kültürünün benimsenmesi amaçlı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmıştır (o dönemki adı Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası). Çağdaşlarına yetişmesi, Türk halkının kültür ve sanat düzeyinin yükseltilmesi planlanmıştır. Cumhuriyetimizin ilk sanat kuruluşu olma ayrıcalığına sahip olmuş ve marka değeri taşımıştır. Zeki Üngör, Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar, Hikmet Şimşek, Gürer Aykal ve Rengim Gökmen gibi dünyada saygı duyulan Türk şeflerince daha da ileri taşınmış ve çağdaşları seviyesine ulaşmıştır. Bünyesinde dünyaca ünlü orkestralarda çalmış birçok Türk sanatçı yer almaktadır.
Öncelikle CSO sanatçısı olmak için enstrümanınız konusunda “top of the top”, “creme de la creme” tarzı hakimiyet, sanat eğitimi ve yetenek gerekiyor. Kolaylık amaçlı bir örnek verilirse, yeni açılan 8 kadro için toplam 16.000 başvuru olduğunu söyleyebilirim. Ama tabi, bunların belki de binde birlik ya da ikilik bir kısmı gerçekten yukarıda bahsedilen koşullara uymaktadır. Bunların içinden daha iyileri seçilmektedir. Yani öyle bazılarının dediği gibi “iki tıngırdatmakla” olmuyor o işler. Ben hep CSO sanatçılarını kendi mesleğime, kalp cerrahisine benzetirim. Benim nasıl üç saatlik bir kalp ameliyatını yapmak için yıllarca okuyup, yüzlerce, binlerce ameliyat tecrübesi biriktirmem gerekiyorsa, o bir buçuk-iki saatlik performans için elinde şeker bebe hallerinden üniversite mezuniyetine kadar kendilerini bu işe adamaları, sonra mastır, doktora dahil çalışmaları ve on binlerce saat pratik yapmaları gerekiyor. Diğerleri kafelerde, sokaklarda gezerken ergen yaşlarında, onlar saatlerce parmakları kanayana kadar pratik yapıyorlar o “iki tıngırdatma” için. Yani o işler o bazılarının dediği gibi değil.
Peki orkestranın 200. yaşını kutlamaya yaklaştığı günümüzde bu değerlere ne kadar saygı duyuluyor, bir de onu irdeleyelim. Yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, bu değerli sanatçılara “çalgıcı” diyen mi ararsın, “iki tıngırdatıyor, rahat rahat haftada iki saat konserleri var, geri kalanı yatıyor” diyenleri mi ararsın, ”o da iş mi ya” diyenleri mi. O da iş kardeşim, hem de öyle senin, benim yapamayacağımız türden bir iş. Klasik müzik diğer müzik türlerinden müzikal kompleksitesi, çok fazla sesin birbiri ile uyum içinde olma gerekliliği, her bestecinin farklı tarzı, ciddi bir altyapı gerekliliği ve burada sayamayacağım altyapı meseleleri ile diğer müzik türlerinden beş gömlek büyük. Onu yorumlamak da öyle her baba yiğidin harcı değil. Olması da gerekmiyor elbette. Bazısı bakkal, bazısı doktor, bazısı elektrik teknisyeni olur, nadir insan da CSO’da sanatçı olur. Önemli olan burada o sanatçılara hak ettiği saygıyı göstermek, onlara değerli olduklarını hissettirmektir. Çok yoğun ve uluslararası nitelikte sezon konserlerinde gidip o iki tıngırtıyı dinlemek, onları alkışlamak gerekli. Bu uluslararası markaya ülkemizde de değerli olduğunu hissettirmek gerekli. Sanatçı adamın kafada çarklar farklı çalışır, onları anlamak her zaman mümkün olmaz. Onlardan bir şeyler öğrenmek, bilgi ve görgümüzü kültürel anlamda geliştirmek gerekli.
İkinci kısım, bu değerli sanatçılar kendilerini toplum nezdinde nasıl hissediyorlar? Çok net söyleyebilirim ki mutsuz ve maalesef biraz da değersiz hissediyorlar. Kurum sanatçılarının aynı zamanda doktorluğunu yapan, kimi zaman kendilerine turnelerde refakat etme şerefine erişmiş ve neredeyse hiçbir konserlerini kaçırmayan bir klasik müzik meraklısı olarak söylüyorum bunu. Toplumda yaptıkları işe saygı duyulmadığını hissediyorlar. Kurumlarının bürokrasi içinde kaybolduğunu, gerekli teknik altyapının kendilerine sağlanmadığını görüyorlar. Her sanatçıya hak ettiği enstrümanın temin edilmediğini biliyorlar. Kurumun misafir solist ve şefler için tahsis edeceği bir makam arabası bile yok yıllardır. 1980 küsür bir Şahin vardı, oda yıllar önce “hack” e ayrıldı. Maaş konusuna hiç girmeyelim, çünkü öle “iki tıngırdatıp parayı götürüyorlar” diyenlerin söyleminin aksine, devlette çalışan bir uzmanın aldığı maaştan daha azını alıyorlar. Sanatçılar da hakim-savcı gibidir. Bir hakim bir savcı nasıl işini layığı ile yapabilmesi için sadece kanuna bağlı kalmalı, hayat mücadelesi içinde maddi kaygılarla boğuşmamalı ise, bir sanatçı da sanatına kendini adayabilmesi, daha ileri gidebilmesi için o maddi kaygılarla uğraşmamalıdır. Gel gör ki durum bunun tam da aksine. Öyle durumda ki, bu şartlarda bile, bu disiplin ve yoğunluk içinde, bu seviyede işler çıkartmak için kendilerini nasıl adayabiliyorlar şaşıyorum.
Demem o ki, CSO gibi kurumlar, bir devletin, bir milletin yüz akıdır. Bu kurumlar, uluslararası camida bizi üst düzey temsil eden ve bizi gururlandıran kurumlardır. Bu sanatçılar ülkemizin yetiştirdiği nadide, “top of the top” sanatçılardır. Nasıl bir beyin göçünden bahsediyorsak sosyal ve fen bilimlerinde, sanatçı göçü de hali hazırda gerçekleşiyor. Biz “geliyor gelmekte olan mı acaba” derken, bu seviyede sanatçıları da elimizden kaçırıp, gerçekten iki tıngırtıya kalacağız, haberimiz yok.
Gelin, CSO konserlerine daha fazla katılalım, konser salonlarını dolduralım, onların sanatıyla beslenelim, onları takdir edelim, alkışlayalım bolca. Bu bizim halk olarak onlara yapabileceklerimiz. Devlet büyüklerimiz de umarım bu değerli sanatçıların sanatsal ve gündelik bireysel şartlarını iyileştirsin. Onlara millet olarak hak ettiklerini verelim. Tüm CSO sanatçılarına saygı ve hürmetlerimi bu vesile ile bir kez daha iletiyorum.