Modern toplumlarda sosyal medya fenomenlerinin kamusal etki gücü giderek artmaktadır. İnfluencerlar, yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, sınıf algısını, estetik standartları ve değerler hiyerarşisini de belirleyen görünmez aktörler hâline gelmiştir.

Bu nedenle bir influencer’ın, “fakirlerle aynı kokmak istemiyorum” gibi açıkça ayrımcı, sınıfsal olarak dışlayıcı ve sosyolojik açıdan son derece problemli bir ifade kullanması, yalnızca bireysel bir cehalet göstergesi değil; aynı zamanda belirli kültürel ve ekonomik yapıların yüzeye çıkan semptomu olarak ele alınmalıdır. Bu yazıda, bu söylemin neden idiotça, cahilce ve dangalakça olduğunu sosyolojik düzeyde irdelemek istiyorum.

SINIF KİBRİ VE KÜLTÜREL SERMAYE EKSİKLİĞİ

Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” kavramı, bireyin toplumsal ortamlarda taşıdığı bilgi, görgü, estetik anlayış ve ifade biçimlerinin, sınıfsal konumunu nasıl belirlediğini açıklar. Burada söz konusu influencer’ın ifadesi, kültürel sermayesinin son derece düşük olduğunun bir göstergesidir. “Koku” metaforunu sınıf ayrımıyla ilişkilendirmek, toplumsal hiyerarşiyi en yüzeysel ve en kaba şekilde kavrayan, entelektüel derinlikten yoksun, vulgar bir sınıfsal kibir örneğidir.
Bu söylem, üst sınıfa ait olduğunu zanneden ama aslında üst-sınıf inceliğine, zarafetine ve kültürel farkındalığına sahip olmayan bireylerin sergilediği tipik bir davranıştır. Gerçek elit kültüründe alt sınıflara yönelik tahkir, kaba ifadeler veya “fakir kokusu” gibi sığ nitelemeler barınmaz. Dolayısıyla influencer’ın ifadesi, elitlik iddiasının içi boş, tamamen tüketimle şekillenen, “gösterişçi sınıfçılık” olarak tanımlanabilecek bir davranıştır. Bu bağlamda ifade, yalnızca ahlaki bir zaaf değil, aynı zamanda yüksek düzeyde sosyolojik cehaletin ürünüdür.
GÖSTERİŞÇİ TÜKETİM VE YENİ NESİL SINIF AYRIŞMASI
Thorstein Veblen’in “gösterişçi tüketim” kavramı, bireylerin sahip oldukları malları statü göstergesi olarak tüketmesini açıklar. Influencer kültürü, Veblen'in teorisini sosyal medyada neredeyse bir laboratuvar ortamı gibi görünür kılar. Bu bağlamda “fakirlerle aynı kokmak istemiyorum” söylemi, parfüm ve lüks bakım ürünleri gibi meta’ların birer sınıfsal bariyer olarak kullanılması anlamına gelir.
Burada sorun, bireyin lüks ürün tüketmesi değil; bu tüketimi başkalarını aşağılamanın bir aracı hâline getirmesidir. Bu tür bir sınıfsal nefret söylemi, yalnızca etik açıdan sorunlu değil, aynı zamanda düşünsel olarak da ilkel bir yaklaşımdır. Sosyolojik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu söylem "yeni orta sınıfın sahte seçkinlik performansı"nın bir örneğidir: Gerçek ekonomik sermayesi sınırlı olmasına rağmen, lüks tüketim ve sosyal medya aracılığıyla bir sınıf illüzyonu yaratma çabası.
Bu tür ifadeler, kapitalizmin en yüzeysel yanının, yani kimlik inşasının tamamen ürünlerle yapılabileceği yanılsamasının dışavurumudur. Bu nedenle söylem, sadece ahmakça değil, aynı zamanda kültürel açıdan sığ ve bilimsel olarak da irrasyonel bir mantık örgüsüne dayanır.
YOKSULLUĞUN NESNELEŞTİRİLMESİ VE EMPATİ EKSİKLİĞİ
Toplumsal bilimlerde “yoksulluk pornografisi” olarak adlandırılan bir kavram vardır. Bu kavram, yoksulluğun bir tür görsel ve duygusal malzeme olarak kullanılması durumunu ifade eder. Influencer’ın söylemi, bu pornografik bakışın daha kaba bir versiyonudur: yoksulluğu bir insanlık hâli olarak değil, bir tür bulaşıcı kir gibi sunar.
Bu perspektifin üç temel cehalet boyutu vardır:
1. Ekonomik cehalet: Yoksulluğun bireysel bir başarısızlık değil, yapısal bir sorun olduğunu bilmemek.
2. Ahlaki cehalet: İnsanların ekonomik durumları nedeniyle onurunun hedef alınamayacağını kavrayamamak.
3. Sosyolojik cehalet: Sınıflar arası etkileşimin toplumun sağlığı için neden hayati olduğunu anlayamamak.
Sosyolojik açıdan bu söylem, üst sınıf narsisizmi ile bireysel empati yoksunluğunun birleştiği bir cehalet formudur. Bu nedenle yalnızca “yanlış” değil, aynı zamanda düşünsel olarak geri düzeyde bir tutumdur.
KOKU METAFORUNUN TARİHSEL OLARAK AŞAĞILAYICI KULLANIMI
Tarih boyunca “koku”, toplumların birbirini aşağılamak için kullandığı güçlü bir sembol olmuştur. Ötekileştirilen gruplara kötü kokma atfı yapılması, ırksal, etnik veya sınıfsal ayrımcılıkta sıkça görülmüştür. Bu bağlamda influencer’ın kullandığı ifade, insanlık tarihinin en ilkel ve en barbar ayrımcılık söylemlerinden birinin güncel bir versiyonudur.
Bu durum, söylemi yalnızca kabalaştırmakla kalmaz; ayrıca tarihsel ve antropolojik okuryazarlık eksikliğini de gözler önüne serer. Yani söylem, yüzeysel olduğu kadar, tarihsel açıdan da cahildir.
Ekonomik eşitsizliklerle mücadele edilen bir dünyada bu tür ifadeler, modern toplumun temel etik normlarına karşı bir meydan okumadır.
DİJİTAL CAHİLLİK: GÖRÜNÜRLÜK ARZUSU VE ZEKÂ EKSİKLİĞİ
Influencer kültürünün toksik yönlerinden biri, görünürlük uğruna akıl dışı, cahilce veya provokatif söylemlerin dolaşıma sokulmasıdır. Bu tür söylemler, bireyin kendini ifade kapasitesinin düşüklüğünü açığa çıkarır. Kamuya açık bir platformda milyonlarca insanı etkileyebilecek bir pozisyona sahip olup, bu gücü zayıf, bilgisiz ve dangalakça ifadeler için kullanmak, yalnızca etik değil, bilişsel bir sorun olarak da değerlendirilebilir.
Sosyolojik bağlamda bu durum, “dijital aptallık” denilen yeni bir fenomenin parçasıdır: İçerik üretme kapasitesi sınırlı, kültürel derinliği yetersiz, entelektüel birikimi zayıf bireylerin, algoritmik görünürlük sayesinde kamusal alanda aşırı güç kazanması.
Bu açıdan bakıldığında, ifade yalnızca kaba değil, aynı zamanda bilişsel olarak da sığ, toplumsal farkındalık açısından ise tam anlamıyla dangalakça bir düzeydedir.
SONUÇ: İFADENİN ÇOK KATMANLI CEHALETİ
Sonuç olarak “fakirlerle aynı kokmak istemiyorum” söylemi, bireysel bir patavatsızlıktan çok daha fazlasıdır. Bu ifade, sosyolojik olarak incelendiğinde: kültürel sermaye yoksunluğu, sınıf körlüğü, tüketimci zekâsızlık, empati eksikliği, tarihsel bilinçsizlik, dijital görünürlük uğruna yapılan dangalaklık gibi çok katmanlı cehalet biçimlerini açığa çıkarır.
Bu söylem, yalnızca idiotça değil; aynı zamanda toplumsal olarak problemli, ahlaki olarak zayıf ve entelektüel olarak çorak bir zihniyetin dışavurumudur. Sınıf ayrımlarını derinleştiren, toplumsal dayanışma ruhuna zarar veren ve toplumun alt kesimlerini aşağılayan bu tür ifadeler, sadece cehaletin değil, aynı zamanda toplumsal duyarsızlığın uç bir örneği olarak kayda geçmektedir.