Ölüm cezasına çarptırılmışların, idamı beklerken geçirdikleri bir zaman mı hayat? Bu süreçte sıkılmamak için yaptıkları şeylerin toplamı olmalı eğer öyleyse. Bu süreçte yerine getirmeleri gereken sorumlulukları karşılamaya çalışırken çalışıp didindikleri, mükerrer başarısızlıklara uğradıkları, hayal kırıklıkları biriktirdikleri bir süreç. Arada mutlu oldukları ve keyif aldıkları ama çoğunlukla mücadele ettikleri bir zaman dilimi. Dünyanın zamanı ile karşılaştırıldığında minik bir yer tutan o acımasız hayat.
Bunları okuyunca çok depresifmişim gibi bir hava oluşabilir okuyucuların aklında. Bu ülkede depresif olmamak bir meziyet bence. Ama durum bu değil aslında. Yazının devamını okursanız hayatın anlamına dahi felsefi bir özet geçmek istediğimi anlayabilirsiniz.
Hayatın anlamı sorusu, insanlığın varoluşundan bu yana peşini bırakmadığı, her bireyin en az bir kez sorduğu, yanıtı ise zamana, kültüre, bireye ve düşünsel derinliğe göre değişen temel bir meseledir. Bu soru, yalnızca bir entelektüel uğraş değil, aynı zamanda bireyin kendilik bilinciyle yüzleşmesi, yaşamını anlamlı kılma çabasıdır. Antik Yunan'dan günümüze dek uzanan düşünsel serüvende bu soruya pek çok yanıt verilmiş; kimi Tanrı'da, kimi doğada, kimi ise insanın kendisinde anlam aramıştır.
Sokrates’e göre sorgulanmamış bir hayat, yaşamaya değmezdi. Onun için anlam, bilgelik ve erdemle dolu bir hayat sürmekte yatıyordu. Platon, idealar dünyasındaki en yüce iyiye ulaşmayı hayatın amacı sayarken; Aristoteles, “eudaimonia” yani iyi yaşam fikrini öne çıkardı. Ona göre insan doğası gereği erdemli olmaya yönelir ve gerçek anlam, bu potansiyeli gerçekleştirmekle bulunur.
Ortaçağ'da hayatın anlamı, Tanrı’ya hizmet etmek ve ilahi düzenle uyum içinde yaşamakla ilişkilendirilmiştir. Ancak Aydınlanma ile birlikte insan aklının ve bireyin ön plana çıkması, anlamı ilahi değil dünyevi temellerde aramayı beraberinde getirmiştir. Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü ilan ederek geleneksel anlam çerçevelerini yıkarken, bireyin kendi anlamını yaratmasını savunmuştur. Ona göre güçlü insan (Übermensch), hayatı olduğu gibi kabullenip kendi değerlerini inşa edebilendi.
20. yüzyılda varoluşçuluk, hayatın anlamı tartışmalarında belirleyici bir rol oynamıştır. Jean-Paul Sartre, insanın doğası olmadığını, önce var olup sonra kendisini tanımladığını savunur. Bu görüşe göre hayatın anlamı, hazır olarak verilmiş değildir; kişi kendi seçimleriyle bu anlamı yaratır. Albert Camus ise bu soruya “Saçma” (absurd) kavramıyla yaklaşır. Ona göre evren anlamsızdır; fakat bu durum insanı çaresizliğe sürüklemek zorunda değildir. Camus’nün Sisifos mitiyle verdiği örnekte olduğu gibi, insan kendi yazgısını bilerek taşımalı ve yine de yaşamaya devam etmelidir.
Modern insan için anlam arayışı çoğu zaman hız, tüketim ve gündelik endişelerle gölgelenmiştir. Teknolojinin ilerlemesi, bireysel özgürlüklerin artışı gibi gelişmeler, paradoksal bir biçimde daha fazla anlamsızlık hissini tetikleyebilir. Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarındaki deneyimlerinden yola çıkarak geliştirdiği logoterapi yaklaşımıyla, insanın en derin motivasyonunun anlam arayışı olduğunu belirtir. Frankl’a göre hayatın anlamı, her birey için farklıdır ve bu anlam zor koşullarda bile bulunabilir.
Hayatın anlamı sorusunun tek bir cevabı yoktur; bu cevap kişinin yaşam tarzında, ilişkilerinde, inançlarında, hedeflerinde ve değerlerinde saklıdır. Belki de önemli olan, bu sorunun cevabını bulmaktan çok, onu sormaya devam etmektir. Çünkü bu soru, insanı yüzeysellikten derinliğe, alışkanlıktan farkındalığa, kör kabullerden bilinçli tercihlere taşır.
Hayatın anlamı belki bir hedef değil, bir yolculuktur. Her bireyin bu yolculukta sorduğu sorular, aldığı kararlar ve gösterdiği cesaret, kendi anlamını inşa etmesinin temel taşlarıdır. Ve belki de en anlamlı hayat, başkalarına anlam katabilen hayattır.
Türkiye’de hayatın anlamı sorusu ise, bireysel düzeyde olduğu kadar toplumsal çerçevede de derin bir sorgulamayı beraberinde getirir. Doğu ile Batı'nın kesişim noktasında bulunan bu topraklarda hem geleneksel değerler hem de modern düşünceler iç içe geçmiş durumdadır. Bu da anlam arayışını karmaşıklaştıran ama aynı zamanda zenginleştiren bir unsur olarak öne çıkar.
Bir yanda dinî gelenekler, hayatın anlamını Allah’a kullukta, kaderle barışık bir yaşamda ve toplumsal görevlerin ifasında bulurken; diğer yanda Cumhuriyet’in getirdiği laik, akılcı ve birey merkezli düşünce biçimi, anlamı insanın kendi varoluşunu gerçekleştirmesinde arar. Bu ikilik, Türkiye’deki bireyin düşünsel dünyasında bir gerilim alanı yaratır: Hayatın anlamı dışsal bir otorite tarafından mı belirlenir, yoksa insan kendi anlamını mı üretir?
Modern Türkiye’de şehirleşme, eğitim düzeyinin artışı ve teknolojik gelişmeler bireyi daha fazla sorgulamaya itmektedir. Genç kuşaklar artık sadece “iyi bir iş, evlilik ve aile kurmak”la sınırlı olmayan bir yaşam tasavvuru arayışındadır. Ancak ekonomik belirsizlikler, toplumsal baskılar ve kutuplaşmalar bu sorgulamayı zaman zaman boğucu bir karamsarlığa dönüştürmektedir.
Felsefi açıdan bakıldığında ise, Türkiye’de hayatın anlamı sorusu, yalnızca bireysel tatmin ya da manevi huzur arayışı değildir. Aynı zamanda "nasıl bir toplumda yaşamak istiyorum?" sorusunu da içinde barındırır. Bu da onu bireysel olduğu kadar politik bir meseleye dönüştürür.
Belki de Türkiye’de hayatın anlamı, bu çoklu yapının farkında olmak, gelenek ile modernlik arasında kendine ait bir denge kurmak ve bütün zorluklara rağmen özgür düşünceyle, başkalarına da değer katan bir yaşam inşa etme çabasında saklıdır. Anlam, hazır sunulan kalıplarda değil; sorgulayan, direnen ve yeniden inşa eden bir bilinçte bulunur.