CHP’de genel merkeze yönelik “mutlak butlan” veya “kayyum” benzeri bir karar beklenirken ön provası bu hafta İstanbul’da yapıldı.
İstanbul İl Başkanlığı’na Gürsel Tekin’in mahkeme kararıyla getirilmesi sonrası yaşananları günlerdir televizyon ekranlarından izliyoruz. Gürsel Tekin “sıradan” bir isim değil. Yıllarca CHP’de görev almış; il başkanlığı yapmış, Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun süre en yakınındaki isim olmuş, yıllarca “CHP’nin 2 numarası” olarak anılan bir isim. Atanacak isim seçilirken “stratejik” davranıldığı kesin.
Gürsel Tekin’in de göreve geldikten sonraki açıklamalarından biri “Ben gelmesem kayyum barodan atanırdı. Bu daha mı iyi olurdu? Partimize sahip çıkıyoruz” oldu. İşte bu noktada CHP yönetiminde “daha iyi olurdu” fikri hakim. CHP yönetimi Gürsel Tekin’in bu görevi kabul etmesiyle iktidarın amaçladığı, “CHP içi kavga var”, “Bizimle ilgisi yok kendi içlerinde kavga ediyorlar” görüntüsünün güçlendiğini düşünüyor. CHP elbette kayyuma karşı, ancak “keşke Gürsel Tekin değil de barodan biri atansaydı. İktidarın partimize atadığı kayyum olurdu. İktidar bu görüntüden korktu ve Gürsel Tekin ile hareket etti” görüşü hakim. Gürsel Tekin’in AK Parti ile ortak hareket ettiğine dair inançları çok yüksek.
CHP yöneticilerinden TV ekranlarında Tekin’e yönelik gelen açıklamaların sertliği de bu nedenle dikkat çekici. “Sarayın aparatı”, “AKP elinde oyuncak”, “Sonu Özlem Çerçioğlu gibi olacak” söylemleri kullanılıyor.
Tüm bu eleştirilere karşı Gürsel Tekin cephesinde ise sessizlik hakim. Aynı Kemal Kılıçdaroğlu’nda olduğu gibi. Kılıçdaroğlu, yıllarca genel başkanlığını yaptığı partisinin en büyük örgütüne kayyum atanmasına dair hiç konuşmadı. Belki birkaç güne kendisi de “kayyum” ya da “butlan” olacak, bu nedenle sessizliğe bürünmüş olabilir. Kendisinin daha önce de ifade ettiği üzere bu görevi kabul etmeye yakın olduğu bir gerçek. Ancak bu hafta yaşanan kayyum sürecinin etkilerini analiz ettiği ve süreci yeniden değerlendirmeye aldığı iddiaları da var. 15 Eylül’de bir karar çıkarsa elbette kararını göreceğiz. Ancak Kılıçdaroğlu görevi kabul ederse, tartışmaların çok daha sertleşeceği bir gerçek.
Bir diğer dikkat çekici gündem ise Özgür Özel’e yönelik iktidardan direkt olmasa da dolaylı gelen “tehdit”ler. İktidara yakın yayın kuruluşlarında; iktidara yakın hukukçu ve eski milletvekilleri üzerinden CHP Genel Başkanı Özel’e yönelik “Sonun Selahattin Demirtaş gibi olur”, “Özel, Demirtaş’ın yolunda” haberleri son dönemde arttı. Özgür Özel’in sokak çağrılarının bir yaptırımı olması gerektiği yazılıyor. Özgür Özel, ise henüz sokak çağrısı yapmadığını söylüyor ve “gerekirse sokak çağrısı da yaparız bu da bir demokratik hak” diyor.
Demirtaş hakkında uygulanmayan AİHM ve AYM kararları da ortada duruyor. Bu konu iktidar cephesinde bile eleştirilirken ana muhalefetin liderini hapisle tehdit edilmesine her şeyden önce “demokrasi ve reform” söylemini dilinden düşürmeyen AK Partililerin karşı çıkması gerekmiyor mu?
Önümüzdeki hafta Türk siyaseti açısından kritik bir hafta olabilir. Sandıklarda değil mahkemelerde siyasetin dizayn edildiği dönemlerin demokrasiye hiçbir katkısı olmadığı da bir gerçek.