Orhan GÜRDİL Yaz tatilini İstanbul’da geçirdiğimiz günlerden bir gün, yarısı Asya yarısı Avrupa olan İstanbul’un ortasında, Kız Kulesi’ni yakından görüp yüzyıllara meydan...

Orhan GÜRDİL Yaz tatilini İstanbul’da geçirdiğimiz günlerden bir gün, yarısı Asya yarısı Avrupa olan İstanbul’un ortasında, Kız Kulesi’ni yakından görüp yüzyıllara meydan okuyan bu tarihi yapıyı ziyaret etmek istedik. 60’lı yıllardaydık. Kulenin telefonunu zar zor bulup karşımıza çıkan şahsa, “Kuleyi ziyaret etmek istiyoruz, mümkünse öğle yemeği yiyeceğiz.” demem üzerine telefonun diğer ucundaki şahıs “Yarın bekliyoruz, masanız hazır.” deyip telefonu kapattı. Ertesi gün eşim, gazeteci Birsen, baldızım ve kocası, Mecidiyeköy’den Karaköy’e, Üsküdar’a oradan da Kız Kulesi'ne ulaşılan sahile vardık. Bizi kuleye götürecek deniz aracı yoktu. Bir süre bekledikten sonra bacanak, ilerideki çay bahçesine giderek kuleye nasıl gideceğimizi sordu. “Gelir, alırlar” demişler. Bir süre daha bekledikten sonra önümüzden bir sandal geçtiğini gördük. Sandalı kullanan adama seslendik. Durdu, iskeleye yanaştı. Bizi kuleye bırakmasını rica ettik. Kibar bir beydi. Bizi kuleye bırakıp yoluna devam etti. Kulenin kapısı kapalıydı. Açık pencerelerden ritmi yüksek müzik nağmeleri geliyordu. Kapıyı çalmak için hamle yaptığımız anda kapı açıldı; iri yarı, bıyıklı ve oldukça küstah bir genç karşımıza çıktı. Sert bir ifadeyle “Buraya nasıl geldiniz?” dedi. Durumu izah ettik. Telefon açtığımızı, öğle yemeği yiyeceğimizi söylememize rağmen suratsız genç, “Kule bugün kapalı, bir davet düzenleniyor” dedi. Bunun üzerine benim ve eşimin gazeteci olduğunu söyledim. Hatta sarı basın kartlarımızı göstererek “Buraya güç bela gelebildik, geri dönmeye de hiç niyetimiz yok” demem üzerine, asık suratlı adam, “bir dakika” diyerek kapıyı yüzümüze kapatıp içeri girdi. Çok sürmeden geri gelen adamın, “Size balkonda yer vereceğiz, salon özel davetlilerin” demesi üzerine, biraz rahatlayıp açık kapıdan hemen içeri daldık. İçeride alkol, sigara, parfüm kokusu ile karışık insanı neredeyse zehirleyip öldürecek çok çirkin bir koku ciğerlerimize doldu. Tahta merdivenlerden çıkarak suratsız herifin gösterdiği masaya oturduk. Zaman, öğle vaktini geçmiş, neredeyse akşam olacaktı. Aşağı salonda yarı çıplak gençler, müziğin çılgın nağmeleri ile adeta kendilerinden geçmişlerdi. Orada oturup kafa ütüleyen müziği dinlememek üzere Kız Kulesi’ni terk ettik. Suratsız genç, nasıl olduysa kibar davranıp kayıkla bizi sahile bıraktı. O günden sonra ne zaman Kız Kulesi’ni görsem, düştüğü talihsiz günler aklıma gelir ve üzülürüm. Uzun yıllar çeşitli görevlere hizmet vermiş olan tarihi Kız Kulesi, nihayet çalışmalarını zevkle izlediğim başarılı Kültür ve Turizm Bakanımız sayın Mehmet Nuri Ersoy, bu tarihi yapıya da el atarak görkemli eseri şanına yakışır bir güzelliğe ulaştırmak için çalışmalar başlatmıştır. Televizyon dizilerinin hemen hepsinde ara görüntü olarak ekranlara taşıdıkları Kız Kulesi, Türkiye’de olduğu gibi dünyanın dört bir tarafında gösterimde olan ülkelerin seyircilerine de bu güzel ve narin yapıyı yakından tanımaktadır. Kız Kulesi'nin efsane olmuş bazı hikayeleri olduğu da yıllardan bu yana dillerden düşmemektedir. Müsaade buyurursanız ben de sizlere burada bir efsaneyi anlatayım: Bizans imparatorunun dillere destan güzel bir kızı varmış. Güzel prensesin geleceğini merak eden babası, ünlü bir falcıyı saraya çağırarak kızı için fal bakmasını istemiş. Falcı hiç iç açıcı şeyler söylememiş. Güzel kızı bir yılanın sokacağını ve öldüreceğini söylemiş. İmparator ne yapacağını kara kara düşünürken kızını çok ağır suçluların hapsedildiği kuleye götürmeye karar vermiş. Emir üzerine kule hemen boşaltılarak kızı için yavru bir saraya haline getirilmiş. Günlerden bir gün, kuleye meyve sebze getiren bir kayığa saklanan siyah renkli, zehirli bir yılan; üzüm sepetinin içinde kuleye girmiş. Tabii sonu malum… Yılan, güzel prensesi ısırarak hayatına son vermiş. Bu olaydan sonra kulenin adı, Kız Kulesi olarak anılmış.