SSCB’nin çöküşü ardından komünist sistemin gerçekten uygulandığı bir ülke olmadığını söylemek aslında yanlış olmaz. Kuzey Kore’nin gerçek bir diktatörlük, Çin’in iş ve işçi sömürüsü ile ayağa kalkan büyük bir kapitale sahip Amerika Birleşik Devletleri benzeri bir “emperyalist güç” olması ve Küba’nın ise bence tam da ne olduğunun belli olmaması sebepleriyle tabi. Bu tezimin elbette tartışılabilir birçok yanı, doğruları ve yanlışları olabilir. Ama asıl tartışmak istediğim, komünizmin neden bir ütopya olduğu, Marx ve Engels’in yarattığı, sosyopolitik temellere dayanan bilimsel sosyalizmin dahil neden uygulanabilir olmadığıdır.
 Günümüzde, belki de işçi sınıfın eski öneme sahip olmadığı iddia edilebilir. Ancak, işçi sadece kas gücü ile üreten anlamına gelmez, işçi; iş yapan, üreten demektir. Günümüz global dünyasında bilim ve bilişsel güçle üreten insanlar da aslında işçidir. Yüksek eğitimli bireylerin yarattığı (emek yoluyla) tüm ürünlerde işçi ürünüdür. İşçinin tanımı değişmiş olabilir, kas gücünün yerini beyin gücü almış olabilir, ama hala işçi sınıfı mevcuttur ve toplumun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu kapsamda bir yazılım mühendisi de işçi olarak adledilebilir, bir doktor da işçi olarak adledilebilir, yine benzer şekilde bir banka müşteri temsilcisi de işçi olarak adledilebilir. Ürün değişmiş, emek değişmiş olabilir ancak yine de iş vardır, işçi vardır. Dünya ne kadar değişse, sadece tanımlar değişikliğe uğrar, ama işçi sınıfı var olmaya devam edecektir.
Komünist düzen çok iddialı bir yargı olsa da aslında “elitist kültürel bir faşizm” dir. Faşizm denildiğinde insanın tüyleri diken diken olsada, buradaki faşizmden kastım aslında pozitif ayrımcılık olarak da tarif edilebilir. Komünizmde amaç, kültürel, fiziksel ve ahlaki olarak üst düzey bireylerden oluşan bir toplum yaratmaktır. Bu nedenledir ki SSCB hem spor hem kültür faaliyetlerine çok önem verilmiştir. Bireyi ve dolayısıyla toplumu üst düzey fiziksel yetilere sahip kılmaya çalışırken, bir yandan da entellektüel seviyenin de üst düzey olması amaçlanmıştır. Kültür, sanat ve edebiyatta ciddi bilgi, birikime sahip bireyler yetiştirmek, bireyleri entelektüel olarak çok yönlü beslemek amaç edinilmiştir. Tüm bu birikimlerin sonucunda da ahlaki değerleri olgunlaşmış, yüksek kültür seviyeli bireylerin ve dolayısıyla topyekün toplumun oluşturulması amaçlanmıştır. Uzun vadede bu tür bireylerin çoğunluğa gelmesi, belki de doğal seleksiyon yoluyla, bu kapasiteye erişememiş bireylerden arındırma ve gerçekten de yüksek bir toplumsal kapasiteye ulaşmak amaçlanmıştır. Bilimsel sosyalizmin dinden kaçınmasının sebebi, dine ihtiyaç duymadan yüksek ahlaki standartlara bu yolla ulaşılabileceği teorisi ve dinin boyunduruklarıdır. Ancak komünizm de bireyleri farklı boyunduruklar altına sokmaktadır. Şahsi fikrime göre, gerçek komünizm bu kadar uzun süreli olamamış ve istenen amaca ulaşamamıştır. Peki gerçekten devam etseydi, bu amaca ulaşılabilir miydi?
 Öncelikle, her birey kapasite olarak bunları yapabilecek kadar yetkin olmayabilir. Eğer değillerse, bu bireyler ne olacaktır? Bunun cevabını kimse veremez. İkincisi, her birey bunları yapmak istemeyebilir. Bu bireyleri zorla, bu koşullar altında tutmak mümkün değildir. Kitap okumak, konsere gitmek ya da bu tür faaliyetlerde bulunmak isteğinde olmayabilir. Kaba tabiri ile yan gelip yatmak, bilgisayar oynamak, sosyal medyada fazlaca vakit geçirmek, film izlemek, gündüz kuşağı programlarında “kendini zehirlemek” hatta sadece oturmak isteyebilir. Aksini yapmaya zorlamak mümkün olmamalıdır. İnsanlar hür iradeye sahiptir, bunu ellerinden almak kimsenin elinde değildir, olmamalıdır.
 İnsan inanmak ister, dine ihtiyaç duyar. Uzak doğu dinlerinde de birey yüksek ahlaki değerlere ulaşmaya, insanca ihtiraslarından kurtulmaya çalışmaktadır. Ama insan nerden geldiğini, nasıl yaratıldığını bilmeye ihtiyaç duyar. Uzak doğu dinleri, buna hiç cevap vermediği, vermeye çalışmadığı, hatta ilgilenmediği için insanın ihtiyaçlarına tam da cevap veremez. İnsanlar, bu ihtiyaçlarına cevap aradığı için çoğunlukla Semavi dinlere yönelirler. Dine yer olmayan, komünizm gibi bir sistemde, insanların inanç özgürlüğünü kısıtlayamadığınız gibi, bu ihtiyaçlara cevap vermeniz de mümkün olmaz. 
 Asıl komünist sistemin “yaşamla bağdaşmamasının” sebebi insanın doğal hırsları, ihtiraslarıdır. İnsan bencil bir yaratıktır ve sahiplenme güdüsü vardır. Bu en basit bir futbol takımı taraftarlığında bile görülür. Neden birey tuttuğu takım ile ilgili, en yakını ile polemiğe girer, bunun cevabı o takımın kendi tuttuğu takım olması, ona sahip olduğu düşüncesidir. Daha önemlisi, insan maddeci bir yaklaşıma doğası gereği sahiptir. Sahip olmak ister, üstün olmak ister. Kazandıkları ile, sahip olduğu “mal” ile mutlu olur. Bu nedenle daha iyi bir cep telefonu, daha büyük bir ev ve daha modern bir araba sahiplenmek ister. Bu nedenle mücevher takar, daha iyi kıyafetler alır, daha lüks yerlerde tatil yapmak ister. Çok üst düzey entelektüel birikim sahibi olsa bile, üst düzey ahlaki değerlere sahip olsa bile bu taleplere bir miktar gem vurabilmekle beraber, bunlardan tamamen kurtulamaz. Kurtulması da gerekmemektedir. Bunları yapabileceği fikridir insanı özgür kılan. Bunları bireyin elinden almak, bireyin özgürlüğünü kısıtlamaktır. Özgür olmayan insan yaşayamaz, bir süre sonra bu kısıtlılık duygusu onu elde ettiği ahlaki değerlerden de yoksun bırakır, hatta öldürür.
 Bu bahsettiğim sahiplenme duygusu insanın doğasında var oldukça, komünizm bir ütopya olarak kalmaya devam edecektir. Çok basit şekliyle açıklamaya çalıştığım, insan doğasıyla çelişen, “yaşamla bağdaşmayan bir sistem” olduğu için, komünizm bir ütopyadır ve ütopya olmaya mahkumdur. 
Yazarın Notu: Burada sunduğum tezler oldukça dar bir kapsamda ele alınmıştır ve ciddi tartışmaya açıktır ve anti-tezlerle çürütülebilir.