Önceki yazımızda av turizminin etik ve sürdürülebilirlik yönünden ne denli sorunlu bir pratik olduğuna değinmiş; bu faaliyetlerin sadece hayvanlar için değil, tüm ekosistem için geri dönülmez zararlar doğurduğunu vurgulamıştık. Bu yazıda ise meseleye bir adım daha yakından bakıyor, avcılık kararlarının kimler tarafından ve hangi kriterlerle verildiğini mercek altına alıyoruz.
Merkez Av Komisyonu: Bilimden Yoksun Bir Yapı
4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu uyarınca kurulan ve Türkiye’de av sezonunun ne zaman başlayacağına, hangi türlerin vurulabileceğine ve nerelerin “avlak” olarak ilan edileceğine karar veren Merkez Av Komisyonunun (MAK) yarısından fazlasını avcı dernekleri temsil ederken bu kararların alındığı süreçlerde akademisyenler ve ekoloji uzmanları ya tamamen dışarıda bırakılmakta ya da yalnızca göstermelik düzeyde yer almaktadır. Dolayısıyla MAK ne yazık ki bilimsel temsilden büyük ölçüde yoksun bir yapıdır.
Dünya Alarm Verirken Türkiye Avlıyor!
Dünya Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) 2024 yılında 16 kıyı kuşu türünün daha tehdit kategorisini yükseltmesi, dünya genelinde kuş türlerinin yüzde 60’ının azaldığını ortaya koyuyor. Bugün her 8 kuş türünden 1’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu veriler ortadayken Türkiye’nin hâlâ elmabaş patka ve üveyik gibi kuşları avlatması, Merkez Av Komisyonunun ne kadar bilimden yoksun kararlar aldığını gösteriyor. Üstüne üstlük, ülkemiz, tarafı olduğu Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 6. ve 8. maddeleri kapsamında bu türleri korumakla yükümlü.
MAK kararlarında en dikkat çeken sorunlardan biri, bilimsel verilerin dikkate alınmaması. Hangi türün neye dayanarak av listesine eklendiği gizemini korurken denetim ise neredeyse sıfır düzeyinde.
Koruma Alanlarında Av
MAK, her yıl hangi türlerin avlanabileceğini ve av sezonu tarihlerini belirlemenin yanında, “koruma alanlarında” bile ava açılacak bölgeleri belirlemekte.
Merkez Av Komisyonunun kararları uyarınca millî parklar, tabiat parkları ve hatta Ramsar alanları (sulak alanlar) gibi korunan bölgelerde bile "kontrollü av" izni çıkabilir. Millî parklar (IUCN Kategori II) ve Ramsar alanlarında avcılık yasak olmasına rağmen MAK "özel izin" ile bu alanlarda ava kapı aralayabiliyor.
Bu uygulamalarla IUCN kuralları ve Ramsar Sözleşmesi başta olmak üzere birçok uluslararası sözleşme çiğnenirken doğaya rant gözüyle bakılması biyoçeşitliliği azaltıp ekosistem dengesine zarar veriyor.
Avcılığın Görünmez Zararı: Genetik Yıkım
Bilimsel verileri hiçe sayarak yapılan avcılık faaliyetleri, özellikle küçük popülasyonlarda genetik çeşitliliği azaltarak akraba çiftleşmelerini artırıyor. Bu durum, sağlıklı üremenin önünde bir engel oluşturuyor ve hastalıklara karşı dirençsiz nesillerin ortaya çıkmasına yol açıyor. Yapılan araştırmalar, küçük popülasyonlarda genetik çeşitliliğin azalmasının, türlerin iklim değişikliğine adaptasyon yeteneğinin düşmesine neden olduğunu ortaya koymuştur.Üstelik, küçülen popülasyonlar yalnızca kendilerini değil, bağlı oldukları ekosistemi de tehdit altına alıyor çünkü her tür, doğada bir görevi yerine getiriyor. Bir türün yok olması, diğer türlerin de domino etkisiyle zarar görmesine neden oluyor.
Denge sağlama aldatmacası
Avcılar tarafından sıkça duyduğumuz bir argüman: “Bazı türler çok arttı, denge sağlamak için avlanmalı.” Oysaki doğada popülasyonlar; yırtıcılar, hastalıklar ve besin kaynakları ile zaten dengelenir. İnsan müdahalesi bu dengeyi bozar.
Avcıların ve Merkez Av Komisyonunun inatla göz ardı ettiği bilimsel çalışmalar da avcılığın uzun vadede işe yaramadığını gösteriyor. Örneğin, ABD'deki kurt avları sonrası, geyik popülasyonlarının kontrolsüz arttığı ve ekosistemin bozulduğu; Türkiye'de de yaban domuzu avlarına rağmen sayılarının arttığı görülmüştür. Bu durum, sorunun habitat tahribi ve doğal düşmanların yok edilmesi gibi nedenlerden kaynaklandığını gösterir. Anlayacağınız, doğanın dengesini sağlayacağını iddia eden insanın ta kendisidir o dengeyi altüst eden.
Popülasyon artışının asıl nedeni insandır.
Bazı hayvan türlerinin popülasyonlarındaki aşırı artışın nedeni, tarım alanları ve ormansızlaşmanın, yaban hayatını insanlara yaklaştırmasıdır. Örneğin, yaban domuzu popülasyonundaki artışın nedeni, ormanların tahrip edilmesi ve tarım alanlarının genişlemesidir. Sorunun kökenine inmeden avcılıkla çözüm sağlamaya çalışmak, bozulan dengelerin yerini geri dönüşsüz bir doğa tahribatına bırakmasına neden olacaktır.
Yine, kurt, ayı, vaşak gibi doğal yırtıcıların yok edilmesi, yaban keçisi ve domuz gibi otçul popülasyonlarını kontrolsüz bir şekilde büyütmüştür. Bilimsel olan çözüm avcılık değil; doğal yırtıcıların korunması ve ormanlaştırma, tarım alanlarında çit sistemleri vb yöntemlerle hayata geçirilecek habitat restorasyonudur. Belli bölgelerde Bakanlığın yapacağı kısırlaştırma projeleri de doğum kontrolünü sağlamakta etkili bir yöntem olacaktır.
ABD'de Yellowstone Millî Parkı’nda kurtların doğaya geri kazandırılmasının geyik popülasyonunu dengeleyip ekosistemi iyileştirmesi örnek bir başarı hikâyesidir.
Çözüm: Etik ve bilim odaklı politika
Sonuç itibarıyla, yalnızca etik değerlerle değil, bilimle de çatışan; türlerin yok oluşuna, ekosistemin bozulmasına ve küresel sözleşmelerin ihlaline yol açan av turizmi uygulamaları; doğanın korunması ya da toplum adına değil, belirli çıkar grupları lehine alınan kararların ürünüdür. Tarım ve Orman Bakanlığının bilimin ve etik ilkelerin ışığında doğa dostu politikaları hayata geçirmesi gerekir.
Bir sonraki yazımızın konuğu/konusu yaban keçileri olacak. Yaban keçileri üzerinden ekosistem dengesi ve sürdürülebilir doğa koruma politikaları üzerine daha detaylı konuşacağız.