Ateşkes silahları susturdu, ancak savaşı sona erdirmedi. Taraflar askeri baskı ile diplomasi arasında hassas bir denge kurmaya çalışırken, asıl soru bu duraklamanın kalıcı bir çerçeveye mi dönüşeceği yoksa yeni bir tırmanışın yalnızca ertelenmesi mi olduğudur.

Donald Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri ile Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail’in İran’a yönelik eşgüdümlü saldırılar başlatmasının üzerinden altı hafta geçtikten sonra, Pakistan’ın arabuluculuğunda sağlanan ve 7 Nisan’da yürürlüğe giren ateşkes, çatışmalara geçici bir ara vermiştir. Silahlar şimdilik susmuş, deniz trafiği kontrollü koşullar altında yeniden başlamış ve diplomatik kanallar tekrar açılmıştır. İlk bakışta bu tablo bir gerilim düşüşüne işaret etmektedir. Ancak işin özü, bundan çok daha kırılgan ve çok daha az kesinlik taşıyan bir durumu yansıtmaktadır. Savaş duraklamıştır. Asıl soru, bu duraklamanın samimi olup olmadığıdır.

Bu ateşkes bir çözüm değildir. Çatışmanın merkezindeki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmadığı gibi, siyasi bir nihai hedef de tanımlamamaktadır. Daha doğru bir ifadeyle, bu ateşkes, her iki tarafın da elindeki kaldıraçları muhafaza ederken müzakerelere alan açmayı amaçlayan yapılandırılmış bir duraklama olarak görülmelidir. Şartları koşulludur, süresi sınırlıdır ve devamı henüz ortaya çıkmamış ilerlemelere bağlıdır. Bu bakımdan ateşkes, klasik anlamda bir anlaşmadan çok, diplomasinin açık ya da örtülü yeni güç kullanımı tehdidinin sürekli gölgesinde kalmadan ilerleyip ilerleyemeyeceğini sınayan bir mekanizmadır.

Tecrübe, tam da bu dengenin sürdürülmesinin güç olduğunu gösterdiği için ihtiyatı gerekli kılmaktadır. Benzer krizlerde önceki diplomatik girişimler, çoğu kez askeri mesajlarla eşzamanlı ilerlemiş, hatta kimi durumlarda açık bir tırmanışla iç içe geçmiştir. Ateşkesler çoğu zaman çözüm yolunda samimi adımlar olarak değil, yeniden toparlanmak, mevzi almak ya da taviz koparmak için taktik araçlar olarak kullanılmıştır. Bu geçmiş, mevcut duraklamanın üzerine uzun bir gölge düşürmektedir.

Bu nedenle esas soru, ateşkesin teknik anlamda sürüp sürmeyeceği değil, siyasi anlamda ayakta kalıp kalamayacağıdır. İtidal, kısa vadeli pazarlık pozisyonlarını zayıflatıyor gibi görünse bile korunabilecek midir? Müzakereler, yönünü değiştirmeyi amaçlayan ayarlı saldırılarla kesintiye uğramadan ilerleyebilecek midir? Bu sorulara verilecek cevap olumlu olursa, kısmen de olsa, ateşkes zaman içinde gerçek bir gerilim azaltma yolunun başlangıcı olarak inandırıcılık kazanabilir. Aksi halde, savaşın aslında durmadığı, yalnızca diplomasinin ve zorlamanın yan yana işlediği daha muğlak bir evreye geçtiği kanaati güçlenecektir.

Ateşkesin içerdiği unsurlar

Daha önceki muğlak “gerilimi düşürme” anlayışlarından farklı olarak, bu ateşkes paketi daha ayrıntılıdır; fakat aynı zamanda daha koşulludur. Bu durum, taraflar arasında birikmiş ve derinleşmiş güvensizliğin açık bir yansımasıdır. Hükümler yalnızca saldırıların durdurulmasını değil, deniz trafiğine ilişkin düzenlemeleri ve belirlenmiş bir diplomatik takvimi de içermektedir. Ancak daha fazla ayrıntı, daha fazla güven anlamına gelmemektedir. Tam tersine, her unsurun uyuma, sıralamaya ve karşılıklılığa bağlanmış olması, taraflar arasındaki güvenin ne kadar zayıf olduğunu göstermektedir. Her madde, karşılıklı güven üretmekten çok, karşı tarafın durumu kendi lehine kullanmasını engelleyecek biçimde ayarlanmış görünmektedir. Sonuç olarak ortaya çıkan çerçeve, yapısal bakımdan daha sıkı, siyasi bakımdan ise daha kırılgan bir nitelik taşımaktadır. Bu çerçeve, barışı mümkün kılmaktan çok, kuşkuyu yönetmeyi amaçlıyor izlenimi vermektedir.

Bu düzenleme, özünde birbirine bağlı üç sütun üzerine kuruludur.

1. Doğrudan saldırıların karşılıklı olarak askıya alınması

Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail, enerji, askeri ve altyapı hedefleri dahil olmak üzere İran topraklarına yönelik geniş çaplı saldırılarını durdurmaktadır.

İran, doğrudan gerçekleştirdiği ya da bölgesel eşgüdüm içinde yürüttüğü balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarını askıya almaktadır.

Bu duraklamanın ilke olarak bağlantılı cephelere, özellikle Lübnan’a da uzanması öngörülmektedir. Ancak bu başlık, ateşkesin en muğlak ve en kırılgan unsuru olmayı sürdürmektedir.

2. Hürmüz Boğazı’nın koşullu biçimde yeniden açılması

İran, deniz trafiğinin eşgüdümlü denetim altında yeniden başlamasına izin vermektedir.

Geçiş tamamen serbest bırakılmış değildir. Geçiş ücretleri ve denetim mekanizmalarını da içerebilecek düzenlenmiş bir sistem öngörülmektedir.

Bu yaklaşım, Hürmüz’ü savaş alanındaki bir baskı noktasından, müzakere edilen bir kaldıraç aracına dönüştürmektedir.

3. Aşamalı diplomatik süreç

Resmi görüşmelerin 10 Nisan’da İslamabad’da başlaması planlanmaktadır.

Ateşkes açık biçimde zamana bağlanmıştır; başlangıçta iki hafta için öngörülmüş, uzatılması ise kaydedilecek ilerlemeye bağlanmıştır.

İran’ın on maddelik önerisi, yaptırımların kaldırılması, saldırmazlık güvenceleri ve bölgesel gerilimin düşürülmesi gibi başlıklarla müzakerelerin temelini oluşturmaktadır.

Bu klasik bir ateşkes değildir. Bu, siyasi bir yol haritasına bağlanmış, pazarlık niteliği ağır basan bir duraklamadır.

İçerdiği yapısal kırılganlıklar

Bu kadar yapılandırılmış olmasına rağmen, ateşkes geçmişteki başarısızlıkları hatırlatan zafiyetler barındırmaktadır.

Cepheler arasındaki belirsizlik: İsrail, Hizbullah’a yönelik operasyonlarını tümüyle durduracağına dair net bir taahhütte bulunmamıştır. Bu durum, ana ateşkes kâğıt üzerinde yürürlükte kalsa bile yeni bir tırmanışı tetikleyebilecek genişlikte bir boşluk yaratmaktadır.

Beklentilerdeki asimetri: Washington ateşkesi daha çok istikrar sağlayıcı geçici bir araç olarak görmektedir. İran ise bunu kapsamlı bir çözümün kapısı olarak değerlendirmektedir. Bu iki yaklaşım, özünde birbirinden farklı hedeflere dayanmaktadır.

Uygulamayı güvence altına alacak mekanizmaların yokluğu: Bağımsız doğrulama veya bağlayıcı uygulama mekanizması bulunmamaktadır. Uyum, kurumsal güvencelerden değil, siyasi iradeden beslenmektedir.

Tahran’ın neden “bağlayıcı güvenceler” üzerinde ısrar ettiğini açıklayan husus tam da budur. İran, teoriye değil, tecrübeye tepki vermektedir.

Ateşkes sürer mi?

Ateşkesin inandırıcılığı, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in önceki müzakere turlarını tanımlayan bir kalıbı değiştirip değiştirmeyeceğine bağlıdır: görüşmeler sürerken ateş etmeye devam etmek.

Şüpheciliği besleyen nedenler vardır.

Askeri baskı, ABD stratejisinin tali değil merkezi bir unsuru olmuştur.

İsrail’in operasyonel doktrini, rakibin toparlanmasına imkân veren duraklamalardan çok, kesintisiz baskıyı tercih etmektedir.

Washington ile Tel Aviv’deki siyasi teşvikler de itidali ödüllendiren bir çerçeve sunmamaktadır.

Buna karşılık ters yönde etki eden faktörler de mevcuttur.

Amerika Birleşik Devletleri’nde kamuoyu, uzayan bir savaşa sınırlı ölçüde tahammül göstermektedir.

Enerji piyasalarındaki oynaklık, büyük güçlerin dizginlemek istediği küresel maliyetler üretmiştir.

Pakistan’ın arabuluculuk rolü, ateşkesin çökmesi halinde itibarı zedelenecek diplomatik bir taraf yaratmaktadır.

Ortaya çıkan tablo, dar ve istikrarsız bir dengedir.

Kazananlar ve kaybedenler: Sloganın ötesinde

Daha önce ulaşılan analitik berraklığı bulandırmamak gerekir: Bu savaş net bir kazanan üretmemiştir.

Bununla birlikte ateşkes, ortaya çıkan tablonun daha incelikli bir hiyerarşi içinde değerlendirilmesine imkân vermektedir.

1. Amerika Birleşik Devletleri: Taktik üstünlük, stratejik aşınma

Amerika Birleşik Devletleri savaşa ezici bir askeri üstünlükle girmiş ve bunu kısa sürede sahaya yansıtmıştır. Donald Trump yönetiminde Amerikan kuvvetleri, İsrail ile eşgüdüm içinde İran’ın askeri altyapısını, nükleer bağlantılı tesislerini ve komuta ağlarını hedef alan yüksek hassasiyetli saldırılar gerçekleştirmiştir. Operasyonel açıdan bakıldığında Washington, çatışmanın ilk safhasında hedeflediği şeyi elde etmiştir. Tırmanma üstünlüğünü kurmuş, İran’ın kilit unsurlarını yıpratmış ve bölgeye kararlı güç yansıtma kapasitesini göstermiştir.

Ancak savaş, yalnızca vurulan hedeflerle değil, güvence altına alınan siyasi sonuçlarla ölçülür. Amerika Birleşik Devletleri’nin durumu da tam bu noktada çok daha muğlak hale gelmektedir.

İran’ın siyasi yönelimini değiştirmek, ister rejimi istikrarsızlaştırmak ister zorlayıcı bir yeniden hizalanma sağlamak yoluyla olsun, savaşın merkezi fakat resmen telaffuz edilmeyen hedeflerinden biriydi. Bu hedef gerçekleşmemiştir. Tahran parçalanmamıştır. Tam tersine, toparlanmış ve tahkim olmuştur. İran siyasi bakımdan ayakta kalmış, yönetimi hem direniş söylemini sürdürmeye hem de diplomasi yürütmeye yetecek ölçüde bütünlüğünü korumuştur.

Daha da önemlisi, Washington bugün artık uzlaşmanın kaçınılmaz olduğu bir müzakere sürecinin içindedir. Dil, taleplerden tartışmalara, ültimatomlardan çerçeve arayışlarına kaymıştır. Bu durum daha derin bir stratejik gerçeği yansıtmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri savaşın açılış safhasını askeri bakımdan kazanmıştır; ancak oyunun sonunu belirleyen şartları kendisi tayin edememiştir.

Bu, modern çatışmalarda sıkça görülen bir örüntüdür. Taktik parlaklık kısa vadeli sonuçlar üretir; fakat tutarlı bir siyasi yol haritası yoksa, bu sonuçlar stratejik kapanışa dönüşmez. Ortaya çıkan tablo yenilgi değil, aşınmadır. Etki artık mutlak değildir ve kaldıraç artık dayatılarak değil, müzakere edilerek kullanılabilmektedir.

2. İsrail: Operasyonel başarı, stratejik açıklık

Benjamin Netanyahu açısından bu savaş, İsrail’in hızlı, uzak menzilli ve teknolojik olarak sofistike askeri operasyonlar yürütme kapasitesini bir kez daha teyit etmiştir. İsrail güçleri, İran bağlantılı altyapıya derinlemesine nüfuz edebildiğini ve birden fazla cepheye yayılan ağları bozabildiğini göstermiştir. Bu operasyonel erişim, İsrail’in kararlı ve önleyici güç kullanımına dayanan caydırıcılık doktrinini pekiştirmektedir.

Buna karşılık ateşkes, bu yaklaşımın uzun vadeli stratejik sonuç üretme kapasitesindeki sınırları da görünür kılmıştır. Saldırıların yoğunluğu ve etkinliği ne olursa olsun, İsrail İran’ın kapasitesinde ya da bölgesel konumunda kesin bir dönüşüm sağlayamamıştır.

Böyle bir sonuca ulaşılmadan önce gelen bu duraklama, operasyonel ivme ile stratejik tamamlanma arasındaki boşluğu açığa çıkarmaktadır. Aynı zamanda Lübnan’daki eylemlerin sürüp sürmeyeceğine ilişkin belirsizlik, çözümsüz güvenlik ikilemlerini de ortaya koymaktadır. Operasyonlar sürerse ateşkes parçalanma riskiyle karşılaşacaktır. Durdurulursa bu kez İsrail, caydırıcılığın inandırıcılığı konusunda yeni sorularla yüzleşecektir. Bu ikili baskı daha derin bir kırılganlığa işaret etmektedir.

İsrail’in adımları askeri bakımdan etkili olsa da, uluslararası incelemeyi artırmış ve bölgesel ölçekte aşırı yayılma riskini büyütmüştür. İsrail hâlâ olayların seyrini süratle etkileyebilen, yüksek tesir gücüne sahip bir aktördür. Ancak istikrarlı bir stratejik bitiş noktası tanımlayabilmiş değildir. Güç kullanmaktadır, fakat kapanış sağlayamamaktadır.

3. İran: Zarar görmüş ama yenilmemiş, baskı altında ama yeniden konumlanmış

İran savaşın en ağır doğrudan maliyetlerini üstlenmiştir. Altyapısı hedef alınmış, ekonomisi daha da zorlanmış ve halkı zaten var olan yaptırımların üzerine eklenen sürekli baskıya maruz kalmıştır. Bunlar sınırlı ya da tali kayıplar değildir. Gerçek, birikimli ve ağır maliyetlerdir.

Bununla birlikte stratejik tablo daha karmaşık bir hikâye anlatmaktadır. İran’ın birincil hedefi olan rejimin ayakta kalması gerçekleşmiştir. Devlet baskı altında dağılmamıştır. Tam tersine uyum sağlamış, seferber olmuş ve çatışmayı kırılganlıktan çok direniş üzerinden yeniden çerçevelemiştir.

Bunun kadar önemli bir başka husus da İran’ın diplomatik bakımdan yeniden konumlanmasıdır. Tahran süreç dışına itilmemiş, aksine müzakerenin şartlarını şekillendiren etkin bir aktör olarak öne çıkmıştır. On maddelik önerisi, yalnızca talepler listesinden ibaret değildir. Bu metin, güvenceleri, yaptırımların kaldırılmasını ve bölgesel gerilimin düşürülmesini birbirine bağlı unsurlar olarak sunarak oyunun sonuna ilişkin yapıyı yeniden tanımlama girişimidir.

Bu durum, tepkisel savunmadan koşullu gündem belirlemeye geçiş anlamına gelmektedir. İran artık yalnızca baskıya cevap vermemekte, ateşkesi kendi çözüm çerçevesini kabul ettirmek için kullanmaktadır. Bu, klasik anlamda bir zafer değildir. Maliyetler büyüktür, kısıtlar gerçektir. Ancak eldeki kaldıraçla birleşen stratejik bir dayanıklılığa işaret etmektedir. İran savaşı kazanmamıştır; ama rakiplerinin arzuladığı biçimde de kaybetmemiştir.

4. Küresel ekonomi: En açık kaybeden

Eğer tartışmasız bir kaybeden aranacaksa, bu küresel ekonomik sistemdir. Savaş, jeopolitik sarsıntıların birbirine bağlı piyasaları ne denli hızlı istikrarsızlaştırabileceğini gözler önüne sermiştir. Enerji fiyatları, Hürmüz Boğazı’ndaki kesinti ihtimalinin yarattığı korkularla tırmanış döneminde sert biçimde yükselmiştir. Zaten önceki krizlerle yıpranmış tedarik zincirleri yeni bir belirsizlik dalgasıyla karşılaşmış, özellikle enerji ithalatçısı ekonomilerde enflasyon baskıları ağırlaşmıştır.

Ateşkes, fiyatları nispeten dengeleyerek ve öngörülebilirliği kısmen geri getirerek geçici bir rahatlama sağlamıştır. Ancak bu istikrar kırılgan ve koşulludur. Alttaki risk primi ortadan kalkmamış, yalnızca ertelenmiştir.

Piyasalar artık kesintinin her an geri dönebileceği, hatta daha sert biçimde dönebileceği bilgisiyle işlemektedir. Çatışmanın kalıcı etkisi budur. Yalnızca ilk şok değil, oynaklığın adeta normalleşmesidir. Sistem, yatırım kararlarından ticaret akışlarına ve bölgesel ekonomik planlamaya kadar uzanacak biçimde, mevcut safhanın ötesine taşacak hasarı çoktan içine almıştır.

5. Orta güçler: Değişen sistemde fırsatçı kazanımlar

Büyük güçlerin aksine, orta ölçekli ve bölgesel bazı aktörler hareket alanı bulmuştur. Pakistan’ın ateşkesin sağlanmasındaki arabulucu rolü, diplomatik görünürlüğünü yükseltmiş ve büyük güç gerilimleri anında orta güçlerin nasıl etki üretebildiğini göstermiştir.

Benzer biçimde Türkiye, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler de daha katı jeopolitik yapılarda bu ölçüde görünür olmayan bir stratejik özerklikle hareket etmektedir.

Bu kazanımlar geleneksel anlamda zafer değildir. Bunlar hâkimiyetten değil, uyum kabiliyetinden doğmaktadır. Gücün dağıldığı ve ittifakların daha akışkan hale geldiği bir sistemde, arabulucu, dengeleyici ya da bağımsız hareket eden aktör olabilmek başlı başına bir etki kaynağına dönüşmektedir.

Savaş bu eğilimi hızlandırmış, bu ülkelerin değerlendirmeye başladığı yeni imkân alanları açmıştır. Kazanımları konumsaldır, kesin değildir; fakat yükselen düzenin hatlarını şekillendirmek bakımından yine de önemlidir.

6. Uluslararası düzen: Sessiz kayıp

En derin kayıp herhangi bir tek ülkeye ait değildir. Kayıp yapısaldır.

Savaş ve hatta savaşı durdurmak amacıyla tasarlanan ateşkes dahi, uluslararası ilişkilerin nasıl yürütüldüğüne dair daha geniş bir dönüşümü yansıtmaktadır. Kurumlara, normlara ve öngörülebilir mekanizmalara dayanan geleneksel kurallı düzen, yerini giderek güç, kaldıraç ve pazarlık üzerine kurulu daha işlemsel bir sisteme bırakmaktadır. Anlaşmalar artık kalıcı varsayılmamaktadır. Geçici, koşullu ve çoğu zaman geri çevrilebilir niteliktedir.

Ateşkesin kendisi bu dönüşümün somut ifadesidir. Uluslararası bir organ tarafından uygulanmamakta, bağlayıcı bir hukuki çerçeveye yaslanmamaktadır. Taraflar için şimdilik yararlı olduğu için vardır. Devamı, yükümlülükten değil, hesaptan kaynaklanmaktadır. Çatışmanın en derin anlamı da buradadır. Bu, yalnızca bölgesel bir kriz değil, sistemik bir geçişe işaret etmektedir.

Öngörülebilirliğin aşınması, normların zayıflaması ve ad hoc düzenlemelerin çoğalması, istikrarın artık kurumsal güvenceyle değil, sürekli yeniden müzakere edilerek korunabileceği bir uluslararası ortamın habercisidir.

Önümüzdeki asıl sınav

Ateşkes bir şeyi kesin biçimde başarmıştır. Savaşı, onu besleyen çelişkileri çözmeden, savaş alanından müzakere masasına taşımıştır.

Eğer Washington ile Tel Aviv, kusursuz olmasa bile görüşmeler sürerken ateş açmaktan kaçınırsa, ateşkes zaman içinde daha geniş bir çerçeveye dönüşebilir. Kaçınmazlarsa, bu durum İran’ın yalnızca uygulanabilir güvencelerin işe yarayacağı yönündeki ısrarını doğrulamış olacaktır. Her iki halde de sonuç, toprak kazanımlarıyla ya da yok edilen hedeflerle ölçülmeyecektir.

Sonuç, bu duraklamanın bir yapı üretip üretmeyeceğiyle ölçülecektir.

Yanılsamasız bir duraklama

Ateşkesi bir dönüm noktası olarak görmek cezbedicidir. Fakat öyle değildir. Bu, bir kırılma anıdır. Savaşı çözmemekte, yalnızca yeniden çerçevelemektedir. Çatışmanın altında yatan güvenlik kaygıları, bölgesel rekabetler, yaptırım baskısı ve caydırıcılık soruları yerli yerinde durmaktadır. Stratejik denge ise hâlâ akışkandır. Başlıca aktörlerin hiçbiri kesin bir sonuç elde etmemiş, hiçbiri de yenilgiyi kabul etmiş değildir. Değişen şey sonucun kendisi değil, sonucun hangi zeminde belirleneceğidir. Savaş alanı en azından geçici olarak müzakere masasına yerini bırakmıştır; ancak çatışmanın mantığı yüzeyin altında işlemeyi sürdürmektedir.

Bu bakımdan kazananlarla kaybedenler, toprak kazanımları ya da yıkılan hedeflerle değil, sürmekte olan bir süreç içindeki göreli konumlarla belirlenmektedir. Müzakerenin şartlarını kim tayin etmektedir, kaldıraç kimde kalmaktadır, kim maliyetleri stratejik çöküş yaşamadan karşılayabilmektedir; artık anlam taşıyan göstergeler bunlardır. Ateşkes bu değişkenleri yeniden dağıtmış, fakat karara bağlamamıştır. Alan açmıştır, fakat açıklık sağlamamıştır. Hareket yaratmıştır, fakat yön tayin etmemiştir.

Ve bu süreç şimdi en hassas evresine girmiştir. Ateşkes, güvenin yokluğunda dahi itidali koruyabildiğini, diplomasiyi zorlamadan ayırabildiğini göstermek zorundadır. Eğer ayakta kalırsa, zamanla yapılandırılmış bir gerilim azaltma sürecine dönüşebilir. Eğer çökerse, bu duraklamanın yalnızca taktik bir ara, daha yoğun ve daha az sınırlı yeni bir tırmanış öncesindeki kısa bir nefes olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla asıl sınav, silahların susup susmadığı değil, siyasetin, güç kullanımının yerine geçerek sonucu tanımlayabilmesine yetecek kadar suskun kalıp kalmadıklarıdır.