Sporun sahadan tribüne, sokaktan tarihe uzanan bir hikayesidir derbi maçları. Aslında yalnızca bir futbol karşılaşması değildir; bir hafıza, bir iddia, bir karakter ve bir duruş meselesidir.

Bir şehir düşünün…

Aynı sokaklarda büyüyen, aynı masada çay içen, aynı iş yerinde çalışan insanlar…

Ama derbi haftası gelince hepsinde de ayrı ayrı tavırlar, birbirlerine yan gözle bakmalar ve laf sokmalar. Kültürün, kimliğin ve tarihin sahalardan sokaklara ve evlere yansıması. Peki ya tribünlere yansıması nasıl? Daha mı sert yoksa daha mı rekabetçi ya da iki tarafta da kalbin ritmini hızlandıran bir gerilim mi? Bu soruların hepsine de evet demek mümkün. Hele de bu derbi Fenerbahçe-Galatasaray ise.

Bu maçlar, Türk tribün kültürünün vitrini gibidir.

Fenerbahçe tribünleri, özellikle Kadıköy’de “sarsıcı baskı” gücüyle bilinir. Marşlar, ritmik tempo, bir anda yükselen uğultu ve rakip hatasını kovalayan bir atmosfer…

Galatasaray tribünleri ise “coşku ve ateş” üzerine kuruludur. Yoğun ve tempolu tezahüratlar, yeni neslin de sahiplendiği agresif destek tarzı ve koreografiler…

Her iki tribünde de asıl hedef takımına enerji verirken rakibi psikolojik olarak sindirmektir.

Ne var ki son yıllarda tribünlerin güzelliğinden bahsedemez olduk. Çünkü saha dışı faktörler derbilere etki etmeğe başladı. Hakem kararları, yönetici tavırları bunların en başında gelmekte. Bunlar sıradan hareketler haline dönüştü.

Bizim burada asıl bahsetmek istediğimiz konu; deplasman tribünlerine yapılan “eziyetler” olacaktır.

Deplasman tribününe giden taraftar, daha yoldayken sınav vermeye başlıyor. Saatler süren otobüs kontrolleri, gereksiz bekletmeler, kimlik ve bilet kontrolü bahanesiyle uzayan kuyruklar, içeri girerken suyun, şarj aletinin, madeni paraların, atkının, hatta bazen montun bile sorun edilmesi.

Bunları aşanları tribünde de farklı şeyler bekliyor. Daracık giriş kapıları, alçak tavanlar, sahayı tam göremeyen bölümler, üstünde tel örgüler, kafes havası veren güvenlik bariyerleri. Bir de bunlara ilaveten kulakları sağır eden ses sistemleri.

Maç sona erince eziyet sona eriyor mu? Daha bitmedi dercesine 45 dakika, 1 saat, bazen 2 saat “kalabalık dağılsın” diye bekletiliyor.

Anlamsız eziyetlerin bitmesi çok da zor değil aslında. Bunun ilk koşulu da kulüpler arasında kurulacak sağlıklı iletişim ve “biz böyle istiyoruz” döneminin kapanmasıdır.

Fenerbahçe’de Sadettin Saran ve yönetici arkadaşları için tarihi fırsat var. Deplasman tribünü için yapılan eziyetlerden bazılarına son verebilirler. Bir örnek hareket ile buna başlayabilirler.

Yüksek sesli hoparlörleri deplasman tribünü önünden kaldırabilirler. Bırakın seyirci kendi tezahüratını yapsın. Kendi seyircin zaten baskın tarzda inletecektir Kadıköy’ü… İnanın tribün liderleri de ve tribündekiler de bunu isteyecektir. Çünkü sadece taraftarın sesini duymak daha keyif verecektir onlara da…

Futbolu güzelleştiren şey rekabettir, düşmanlık değil.

Misafir tribününe yapılan her kötü uygulama, aslında oyuna atılan gölge demektir.

Deplasman çilesi bir gün bitecek mi?

İstersek Pazartesi günü biter.