AKP’li yılların belki de en çok kullanılan başlıklarından, en çok atılan sloganlarından, en çok dile getirilen ifadelerinden biri oldu “gazetecilik suç değildir.” Bu cümledeki yargı bir “gerçeklik” olmaktan çıkıp önce bir “uyarı” sonra bir “itiraz” haline geldi. Bugünlerde ise onu dile getirenler açısından yalnızca bir “iddia” durumuna geriledi.
Gazetecilik suç işlenmesine engel olan; işlenen suçu ve suçluyu deşifre eden; suçun çoğalmasını ve suçlunun cezasız kalmasını önlemeye çalışan bir toplumsal denetim mekanizmasıdır. Bir şartla: Hukuk, adaletin tesis edilmesi için gerekli sınırların işletildiği bağımsız bir yargı düzeneği olursa. Bunun için de adalet kavramının, halkın en geniş ortak çıkarının hak haline getirildiği kapsayıcı bir çerçeve olarak görülmesi gerekir. Adaleti meşru ve etik hale getiren budur. Yani ancak adalet kavramı kamunun en geniş ortak çıkarını işaret eder; hukuk da bunu koruyan, teşvik eden ve dışına çıkmayı önleyen bir enstrüman olursa gazetecilik kendi işlevlerini gerçekleştirebilir. “Hukukun üstünlüğü” denen mefhum bu şekilde meşru, geçerli ve işler olacaktır. Gazetecilik de hukukun üstünlüğünün günlük denetimini gerçekleştiren özerk ve kolektif bir bilgi üretim sistemi haline ancak bu şekilde gelebilir.
Gazetecilik, halkın kolektif haklarının gazeteciler tarafından kullanılmasıdır. Bu nedenle de gazetecilik mesleğine ve gazetecilere yönelen her türlü saldırı, kısıtlama, engelleme, baskı ve cezalandırma aslında halkın kolektif haklarına -halka- yönelmiş demektir. Bu koşullarda gazetecilik ancak gazetecilik mücadelesi ile mümkün (ve aynı) haline gelir.
Gün gelip adalet halkın en geniş ortak çıkarlarının hak haline getirildiği kapsayıcı bir çerçeve olmaktan çıkarılıp küçük bir grubun en dar çıkarlarının ayrıcalık haline getirildiği dışlayıcı bir duvar olursa hukuk da ayrıcalıkların korunduğu, hak(lı)ların cezalandırıldığı bir aparat olur. Böylesi bir hukukun cezalandırmak üzere yöneleceği ilk hedef de halkın kolektif haklarının özgün bir kullanımı olan gazetecilik olacaktır.
Böyle bir günde “hak” ve “ayrıcalık” kavramları da onların sahipleri de yer değiştirir. Küçük bir grubun ayrıcalıkları hak; halkın en geniş ortak hakları ayrıcalık gibi gösterilir. Örneğin siyasi iktidarın bazı holdingler için uyguladığı “vergi affı ayrıcalığı” bir hak; milyonlarca emekçinin yıllar içinde karşılığını ödeyerek kazandığı “emeklilik hakkı” bir ayrıcalık görünümü alır. Böylesi bir yer değiştirmede halkın gerçeği bilme hakkı bir “ayrıcalık”, iktidarın bunu engelleme pratikleri de bir “hak” olarak sunulur. Böylece adalet iktidarın düşündükleri, hukuk da düşündüklerini hayata geçirirken kullandığı sopa olduğunda iktidardan değil halktan yana olan ne varsa suç olur.
Hukuk iktidarı denetleme mekanizması olmaktan çıkıp güçlünün iktidar mazbatası haline gelirse gerçek adalet ve hak arayışı suç olur. Bu nedenle de bu değerler üzerinde yükselen ve halkın kolektif haklarının savunulması ilkesiyle hareket eden gazeteciliğin suç olarak görülmesi kaçınılmazdır.
Dünya tepetaklak hale gelmiştir ve evet, bu dünyada gazetecilik suçtur. Halkın ortak hakları ile küçük bir grubun çıkarları yer değiştirdiğinde mesleğinin gereğini yerine getirmek için çalışan gazeteciler de suçludur.
Çünkü bu dünyada “savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür!”
Bu dünyanın tekrar ayakları üzerine dikilmesi gerekiyor. Bunun için de yine gazeteciliğe çok ihtiyaç var.