Başlı başına bir hafıza mekanı; unutulmuş değerlerin mütevazı ama dirençli sığınaklarıdır. Kapısından içeri adımı atarken insan, zamanı kolundan tutup yavaşlattığını düşünür. Çünkü o eşikte telaş, yağmur sonrası kapıda bırakılan şemsiye misali bir köşede asılı kalır.
İçeride saatler işlemez, sayfalar işler. Raflar yalnızca kitap taşımaz; ömrün emanete bıraktığı izleri, sahibini arayan anıları, duyulamamış sözleri, ertelenmiş yüzleşmeleri, unutulmaya bırakılmış sevdaları da taşır. Her kitabın sırtında biriken o ince toz zerresinin içinde geçmiş, şimdi ve ihtimal bir arada durur.
Sahaf deriz adına. Suhuftan türemiştir; varakla, yaprakla, yazıyla akrabadır. Bir çarşının dar koridorlarında, gölgeli bir sokağın kuytu köşesinde ya da kalabalığın tam ortasında çıkar karşımıza. Eski kitapların yüzleriyle, vitrini sonbahar, kapısının önü bilgi yığınlarıyla dolu, nostalji kokusunun çay demine karıştığı bu medeniyet arşivleri, geçmişten bugüne kalanların canlı durağıdır. Kağıda dökülmüş ne varsa, onların raflarında yeniden hayat bulur.
Kitaplar, mektuplar, yazılı metinler, mecmualar, resimler, bildiriler, afişler, kartpostallar… Bir dönemin dili, başka dönemin arayışı, hane çekmecesinden çıkmış küçük evrenlerdir bunlar. Kimi bir masanın kenarında unutulmuş, kimi bir sandığın dibinde yıllarca beklemiş, kimi de sahibinin ellerinden düşüp zamana karışmıştır. Sahaflar, bu unutulmuş emeklerin diriliş alanıdır. Çünkü sahaf, tarihin izlerini taşıyan değerlerin ziyan olmasına razı olmaz. Dağılan sayfayı toplar, yıpranan satıhı sabırla onarır, solan kapağa yüzünü geri verir. Bir eseri yeniden dolaşıma sokarken hatıratı da hayata döndürür. Raflara dizilen her unsur, yeni bir zihne doğru yol almak için bekler.
Bir sahafa girdiğinizde basit bir dükkandan öte, vicdan mabedine girersiniz. Orada hiçbir kitap yalnızca kağıttan ibaret olmaz. Her biri, hayatın kenarına düşülmüş nottur. Birinin altını çizdiği cümle, bir başkasının gönlüne sirayet eder. Yıpranmış bir roman, mazideki gençliğin en ateşli mevsimine şahitlik etmiştir. Başka bir hayatın ayrılık mektubu, sayfaların arasına saklanmış, yıllarca bulunmayı beklemiştir. Sahafı sahaf yapan da budur. O işin sahife tüccarı kısmında kalmaz; bekleyen ve bekleten insandır. Kağıdın emanetçisi, yazının izini sürer, zamanla pazarlık eder, hatırlamak ile unutmak arasındaki ince çizgide nöbet tutar.
Saat, hala bileğinizdedir belki ama artık hükmü yoktur. Çünkü sahaf, zamanın dağılıp katmanlara ayrıldığı bir mekandır. Bu katmanlarda bilgi de başka türlü durur. Günümüzün bilgisi çabuk erişilir, çabuk unutulur bir hale evrilmiştir. Bu bilgi akışkandır ancak birikimden yoksundur. Zira çabasız ve kolay olması değerini şaşırtır. Çokluğun içinde hafifler, hafifledikçe kıymeti bilinmez. Oysa sahaf rafındaki bilgi hakkı verilesi bir emeğe tabidir. Yazan için de alan için de satan için de…. Yazanın sabrı, arayanın gayreti ve koruyanın hürmeti aynı çatıda buluşur.
Kağıtla, mürekkeple, yazıyla kurulan bu kadim bağın tarihi eskidir. Bir dönem kaldırımdan başlamış, el arabalarında taşınmış, küçük tezgahlarda serilmiş olabilir. Ama özünde yazıya hizmet vardır. Sahaf, kağıda düşmüş hayatın muhafazasıdır; asırların sesini içinde saklayan yazıların barınağıdır. Bu yüzden sahaf, sayfalarla taşınan mananın ardında ilerler. Elindeki her ciltte, ilgili metnin geçtiği yolları da görür. Kağıt onun için yaşamın dile geldiği zemindir.
Sahaflar bir tür inziva mabedidir. Kapı kapanır, uğultu kesilir ve rafların arasında insan kendisiyle başbaşa kalır. Her kitap bir ihtimal; her ihtimal bir çağrıdır. Raflar arayış ve niyetin, tecrübeler üzerine dizdiği merdivenler gibidir. Her basamakta farklı ses, farklı bir mana vardır. Kitaplar yan yana durur ama birbirine benzemez; yeni de değillerdir ama insanı eski dost selamı gibi yoklayan bir hakikat taşırlar. Zira her biri başka zihinlerin, başka arayışların neticesidir. Sahaflarda sadece bir kitap seçmezsin; bir kitaba çağrılırsın. Elin, niyetinden önce davranır bazen. Aramadığını bulur, bulduğunu neden aradığını sonradan anlarsın. Bazen de kitap seni seçer. Onu aradığını sanırsın, oysa o seni beklemiştir. Velhasıl, nasibin ile münasebetin ilmi de gönüle sonradan düşer.
Sahaflar, birer atölyedir. Her metnin önem arz ettiği uygun bir vakti vardır. O vakit gelmeden kitap açılmaz. Açıldığında ise sadece bilgi değil, hal de aktarılır. Bu hal ilmi sahaflarda saklıdır; çünkü orada bilgi, yaşanmışlığın tortusuyla birlikte gelir. Bir zamanlar birinin başucunda duran, altı çizilmiş, kenarına notlar düşülmüş kitapları okumak; anonim bir zihinle kurulan hoş sohbet gibidir. Kimin yazdığı bilinmez, ama neyin arandığı sezilir. Sahaflar sabır timsalidir. Aradığını hemen bulamazsın. Saatlerce dolaşırsın, toz yutarsın, sayfa çevirirsin. Sahaf dükkanından çıkan insan, çoğu zaman içeri girdiği gibi değildir. Çünkü orada sabır, beklemekten öte, ararken değişmekten geçer.
Sahaflar, fark edilmemiş olanın mekanıdır. Hatta adı bile hatırlanmayan metinler, orada yaşar. Bu bilgiler önemli olmalarından ziyade; bir zamanlar gerekli oldukları için yazılmıştır. Bilinmeyen bir kitabı ya da metni eline aldığında, içindeki bilginin sana doğru değil, senden doğru aktığını hissedersin. Çünkü o bilgi, talep edilmeden açılmaz. Rastgele karıştırılan sayfalar, çoğu zaman beklenmedik bir yerden konuşur. Kapı zorlanmaz; açık bulunur. Zamansızlık meselesi de burada belirginleşir. Sahaf kitapları, belirli bir döneme ait olmaktan çok, belirli bir hale aittir. Arayış haline, sorgu haline, anlayış haline… Bu yüzden bugün yazılmış bir metinle yüz yıl önce basılmış bir kitap, aynı rafta durabilir. Zaman, sahaflarda bir ölçü değil, bir bağlamdır. Kimin yazdığı, hangi şartlarda yazdığı, neden okunduğu, neden unutulduğu hissedilir. Mesele doğruyu vermekten çok soruyu derinleştirmektir. Soru derinleştikçe, zihnin hacmi genişler. Kitaplar zamanla el değiştirir, lakin bu bilginin bir sahibi olmaz. Zira bilgi kimseye ait değildir; o, insandan insana yürüyen emanet gibidir. Aslında sahip olan biz değilizdir, bilginin kendisidir. İnsan onu taşır, korur, çoğaltır ve vakti geldiğinde bir başkasına devreder.
Oraya anı korumak isteyen de gelir, kaybın izini sürmek isteyen de. Bir köşede demlenen sohbet, rafların diliyle karışır. Bu, unutulmuş araştırma terbiyesinde; sahafın kattığı sadece malumatla sınırlı kalmaz, konuyu da derinleştirir. Orada öğrenilen şeyler çoğu zaman ezberlenmez. İyice sindirilir, hatta kısacık bir paragraf ya da tek bir kelime bazen günlerce insanın içinde dolaşır. Bazen bir şair girer içeri. Gözleri raflarda dolaşır, parmakları titrer. Aradığı kitabın kapağına dokunur. Eski bir baskı, belki ilk baskı. Diyelim ki Orhan Veli’nin bir kitabı. O an yüzünde beliren ifadeyi siz düşünün. Metne değil, zamana dokunuyormuş gibi olur. Sayfaları çevirirken yalnızca şiiri okumaz, yazıldığı döneme de değmiş olur. Sahaf, işte o an satıcı olmaktan çıkar. Bir kavuşmanın şahidi olur.
Gelen gelir, anlamak isteyen durur. Bazı bilgiler, yalnızca arayana görünür. Cümleler, hazır olana açılır. Sahaflar bu seçiciliği usanmadan sürdürür. Herkese hitap etmese de dönüşmek isteyen için kapısını daima açık tutar. Hatta insanın kendisiyle karşılaşmasına vesile olur. Nihayetinde bilgi evrenseldir, dolaşır, el değiştirir, yeni kalplere konar. Geçmişten geleceğe mektuplar da çoktan yazılmış; sadece adresine ulaşıp okunmayı beklemektedir.