Türkiye’de mevcut durumdaki temel sorunumuzun ‘yargı’ olduğu geniş bir kesimin ortak kanaati. Bu eksende dikkatimi çeken en çarpıcı ifadeyi Muharrem İnce kullandı. İnce, “Birinci derece sorumlu iktidarın emrine girmiş hakimler ve savcılardır” dedi.
Bugüne kadar böyle açık ve cesur bir tespiti başka bir politikacıdan duymadım. Musavvat Dervişoğlu’nun “Türkiye’de hukuk, iktidar sahiplerinin koltuklarını korumak üzere inşa edilmiştir” cümlesi de yabana atılmamalıdır.
Türkiye’deki iktidar kavgası ülkeye zarar vermek isteyen art niyetli çevrelerin işine geliyor. O hengamede zaaflarımız kullanılıyor. İnsanımıza ve ülkemize derin yaralar açılıyor.
Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşananlar daha dün gibi orada duruyor. O davalarda, oyunu-tuzağı kurgulayanların en önemli aparatı hakim ve savcılar olmuştu.
Bugün İBB ve Ekrem İmamoğlu odaklı operasyonlarda ortaya çıkan görüntü Ergenekon-Balyoz günlerini çağrıştırıyor. Kamuoyunun tepki göstermesi, ikna olmamasının altında bu gerekçe yatıyor.
Gazeteci-Yazar Sebahattin Önkibar youtube kanalında önemli bir iddiayı gündeme taşıdı. O iddiaya göre, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Rizeli bir iş insanı aracılığı ile İmamoğlu’na “Cumhurbaşkanı adaylığından vazgeç. Benden sonra koltuğu sana bırakırım” mesajı göndermişti.
İddia doğruysa İmamoğlu’nun yanıtını merak etmeye gerek yok. Silivri’de olması nasıl bir yanıt verdiğini anlatıyor.
Bu iddia ile ilgili herhangi bir tekzibe rastlamadığımı da vurgulamalıyım.
AKP, İBB operasyonunda ‘tutuklu yargılama’ yöntemini kamuoyuna izah edemiyor. Haklarındaki onca yolsuzluk-usulsüzlük iddialarına rağmen AKP’li bazı isimlere dokunulmamasını da buna eklediğinizde iktidarı zora sokan bu süreci daha iyi algılayabiliyorsunuz.
Halbuki geçmişte olduğu gibi tutuksuz yargılama yapılsa ve suç tespit edilmesi halinde ceza uygulansa herkes rahat edecekti. Devletin, milletin malına el uzatan kim olursa olsun en ağır şekilde cezalandırılsın. Buna kimse itiraz edemez. Halkımızın genel kanaatine göre, ‘politika zenginleşme aracı’dır. Bu gerçeği seslendirmesine rağmen milletin, bir türlü türlü dürüst siyasetçilere yönelmemesi de izaha muhtaçtır.
Değişik varyasyonlu ‘Dünya Savaşı’nın sahnelendiği bir ortamda, Türkiye’nin öncelikli adımının içerde birlik ve dayanışmayı sağlamak olduğunu aklı kesen herkes kabul eder. Halbuki, şu anda bunun tam aksi bir manzarayla muhatabız. Bu durum hem iktidar hem de muhalefet için zaaftır. En önemlisi de ülkemiz için tehlikelidir.
Ana muhalefet, ‘siyasi’ temelli olduğunu savunduğu İBB ve diğer bazı CHP’li belediyelere yönelik operasyonların dalga dalga yayılmasının ve gözaltı işlemlerinde kamuoyuna servis edilen görüntülerin ardından işi deyim yerindeyse kavgaya taşımak üzere. Özgür Özel’in, Başsavcı’ya ‘geliriz oraya’ çıkışı ve iktidara seslenen ‘Bunu alın buradan’ ifadesi normal bir demokraside olacak şey mi? İş kaosa dönüşse bundan kim yarar görebilir ki? Böyle bir olasılık; iktidara, muhalefete ve ülkeye hayır getirmez. Ama Türkiye düşmanlarını sevindirir.
Özgür Özel’den bahsetmişken geçenlerde bir röportajında, “Ana dilde eğitimin oturulup konuşulmasına hiçbir zaman karşı olmadım” demesi tam bir faciaydı. Bunu Atatürk’ün kurduğu partinin başında birinin söylemesi daha da beterdi. ‘Ana dilde eğitim’ tartışılacak şey mi Özgür Bey? Musavvat Dervişoğlu’nun, “Otokrasiden kurtulmak için; söylemde, eylemde ve sembolde birlik gerekir demiştik. Başka bir ifadeyle, milletin beklentisinin; Dilde, Fikirde ve İşte birlik olduğuna işaret etmiştik. Bu kafayla asla olmaz! Artık, tartışmaya gerek yoktur ki fikren ayrışıyoruz!..” yanıtı acaba Özel’in aklını başına getirmiş midir?
Türkiye Üniter kalmalı
Numan Kurtulmuş’un, “Bu aziz milletin evlatlarının önünde iki yol vardı. Ya biz de sarı öküz gibi sıranın bize gelmesini bekleyeceğiz ya da Türkler Kürtler bir araya gelip bu emperyalist projeyi ters yüz edecektik” anlatımından durumun ne kadar ciddi olduğunu öğrendik. Lakin ülkeyi böyle tehlikeli aşamaya getiren politikaları uygulayanlar da uzaydan gelmedi. Mesela, Libya, Suriye politikaları yanlış doluydu. Demografik işgale izin verilmesi de büyük kusurlardan biriydi.
Meclis’te sohbet ettiğim DP Milletvekili Haydar Altıntaş, iktidar karşıtı blokta görülen, ‘AKP gitsin de nasıl giderse gitsin’ anlayışının yanlış olduğunu söyledi. Altıntaş, “’AKP demokratik yollardan gitmeli’ denilmesi gerekiyor” vurgusunda bulundu.
Altıntaş, Özgür Özel’e ‘ana dilde eğitim’, Meclis Başkanı Kurtulmuş’a da, ‘yoksa bölünürüz’ açıklamalarından dolayı kızgındı. ‘Olacak şey mi bunlar?’ diye tepki gösterdi. Altıntaş, “Türkiye’nin üniter yapısı korunmalı” uyarısı yaparken Yugoslavya örneğini hatırlattı.
AKP ve CHP’nin kavgası için ‘sorumsuz davranıyorlar’ görüşünü dile getiren Altıntaş’ın diğer bir ikazı da Ege ve su üzerineydi. Şöyle dedi: “Ege illerinin su sorunu var. İzmir, Muğla, Manisa, Denizli önlem alınmazsa yakın bir gelecekte susuz kalabilir. Bu süre 5 yıl olabilir.”
Altıntaş, ünlü ve güzel tatil yöremiz Bodrum hakkında bir Bodrumlu’dan dinlediği şu cümleyi de paylaştı:
“Havanın dışında her şeyin mafyası var.”
Colani Erdoğan'la bayramlaştı mı?
Trump’un, ‘Suriye’yi o aldı. Erdoğan akıllı adam’ demesini unutmadık. Gerçekte ise Colani önce Amerika’nın sonra da Suudi Arabistan’ın çocuğudur. Eğer Türkiye’nin adamı, Erdoğan’ın dostu olsaydı bayramlarda yapacağı ilk iş herhalde Erdoğan’ı aramak olurdu. Halbuki geçen Bayram, Erdoğan ve Colani’nin bayramlaşmadığı ortaya çıkmıştı.
Kurban Bayramı için haberlere baktım. Erdoğan ve Colani’nin bayramlaştığına ilişkin bir açıklama göremedim. Bayramın ilk iki gününde aralarında kutlama olmadı. Kalan iki günde de olacağını sanmıyorum.
Colani dünün teröristi, bugünün Devlet Başkanı. Türkiye, Suriye ve Suriyeliler için en çok bedel ödeyen ülke. Ama karşılığında ‘nankörlük’ alıyor. KCK’nın başındakiler de Colani de asla güvenilecek isimler olamazlar. O tiplerin anlayacağı tek şey güçtür. Türkiye güçlü olmak zorundadır.
Not: Kurban Bayramınız kutlu olsun. Ülkemizin ve milletimizin bahtı açık olsun.