Adalet, bina sayısıyla veya cübbe sayısıyla ölçülür mü?

Yaşadığımız dünyaya bakınca bu soruya rahatlıkla ‘hayır’ yanıtını veriyoruz.

Zira adaleti herhalde ancak toplumun vicdanındaki huzurla ölçebiliriz.

Eskiden insanımız bazen sözle, bazen mahalle kültürü geleneği ile münakaşalı konuları kendi arasında daha kolay hallederdi. Komşuluk, iyi niyet önleyici hukuk gibi çalışırdı.

Şimdi avukat sayımız ihtiyacın çok üstünde. Rekabet alanına dönüştü. Bu durum küçük meselelerin bile uzun süren davalara dönüşmesine neden oluyor. Ondan sonra ‘yargı sistemi tıkandı’ diye dövünüyoruz. Dosya enflasyonu var ve bunu iyi analiz edip çare bulmamız gerekiyor. Çünkü adalet gecikiyor, geciktiğinde de adalet olmaktan çıkıyor.

Adalet alanında fazla sorun yaşanmayan ülkelerde dikkat çeken husus; suç işlendikten sonra ceza vermek yerine, suça neden olan faktörleri önlemek için tedbir almaları.

Aklıma şöyle bir soru geliyor:

Ülkemizde ve benzer diğer ülkelerde neredeyse her sokak başına bir mahkeme veya avukatlık bürosu açılıyorsa, bu durumu ‘sosyal bağışıklık sistemi’nin çökmesi olarak okuyabilir miyiz?

Sayı arttığında kontrol de güçleşir. Standartlar geriler. Meslek etiği yerine ticari kaygılar öne çıkar.

Toplumsal yozlaşmayı ölçmek için adalet başlığı önemli gösterge. Adeta ticari bir sektöre dönüşmesi, sistemin amacından saptığının işareti ve gelecek için kaygı duymamıza neden olacak bir durum.

Günümüzün doktorlarının çoğunluğu için de aynı şey geçerli. Hukuk ve tıp, normal şartlarda kamu hizmetidir. Ahlak ve fedakarlık gerektiren mesleklerdir.

Ahlaki değerler zayıfladığında, Avukat için müvekkil; hak arayan bir mağdur değil, ‘dosya masrafı ve vekalet ücreti’ olan bir müşteriye dönüşüyor.

Yine Doktor için de hasta; şifa bekleyen bir insan değil, ‘tetkik ve ameliyat kotası’ dolduran bir unsur oluyor.

‘Tüccar’ zihniyeti maalesef bu mesleklere sızdı ve çözüm yerine karışıklık yaratıyorlar.

Basit bir sağlık sorunu, doktorlar eliyle bitmek bilmeyen ilaç reçetelerine ve gereksiz operasyonlara bağlanabiliyor.

Daha çok avukat ve daha çok doktor, daha adil veya daha sağlıklı bir toplum yaratmıyor. Günümüz manzarasına baktığımızda sadece daha büyük bir ekonomi! yarattıklarını söyleyebiliriz.

Aslında gelişmiş ve huzurlu toplumlarda bu kadar çok avukata veya davaya gerek duyulmaz. Çünkü, sözleşmeler açıktır, dürüstlük esastır. Eğitim sistemi, insanlara problemlerini konuşarak çözmeyi öğretir. Kanunlar karmaşık değil, herkesin anlayabileceği kadar basit ve nettir.

Suçlu kim?

Bana göre sistem.

Sistem, kaliteyi değil sadece sayıları referans alırsa, eğitim sistemini bir sanayi koluna dönüştürürse, her sene piyasaya binlerce işsiz veya aday diye nitelendirilen avukat ve doktor çıkar. Bu insanları sistemin çarklarının içine attığınızda yaşayabilmek için idealizmi kenara atıp, ticaretin sert kurallarına göre oynamak zorunda kalır. Anlayacağınız onları ‘tüccarlaştıran’ şey mevcut sistemden başkası değil.

Bilginin, dürüstlüğün para etmediği bir düzende, avukat da doktor da ‘en kısa yoldan en çok parayı kazanma’nın peşine düşer. Sistem, liyakati, ahlakı devre dışı bırakarak aslında dürüst insanları sistemin dışına itmiş oluyor. Bu bir nevi ceza...

Ahlakın bozulduğu yerlerde denetim organlarının ortak özelliği genelde sadece kağıt üzerinde kalmasıdır. Yanlış yapanın yanına kar kaldığını gören diğerleri ne der?

'Dünyayı ben mi kurtaracağım?’

Maalesef bugün sistem, adaleti tesis edecek mekanizmaları yavaşlaştıran, etkisizleştiren, bu vesileyle de kirlenmenin önünü açan aygıt vaziyetinde.

Halkın önüne konulan vitrin

Ortadaki uygunsuz düzeni ancak ondan zarar gören halk değiştirebilir. Halk da bunu seçim hakkını isabetli kullanarak gerçekleştirebilir.

Her seçimde halkın önüne bir vitrin konuluyor. Lakin o vitrin, çoğu zaman halkın ihtiyacına göre değil, sistemin bekasına ve dizayn edenlerin çıkarlarına göre düzenleniyor. Durum böyle olunca, halkın yaptığı tercihler aslında bir seçimden ziyade, kötünün iyisini ya da kendisine daha az zarar vereceğini düşündüğü tarafa kerhen onay vermek haline dönüşüyor.

Seçilme potansiyeli olanları, o barajları aşabilenleri ve sesini kitlelere ulaştırabilenleri halk değil, yine yukarıdakiler belirliyor. Liyakat ve erdem yerine sadakat ve sermaye vitrine çıkınca, halkın isabetli tercih yapabileceği ‘doğru seçenek’ kalmıyor ortada.

Ezenler, dizayn edenler, gücü elinde tutanlar, yasayı yapanlar, sermayeyi yönetenler...

Bunların isimleri, partileri, ideolojileri zamanla değişiyor.

Biri gidiyor, diğeri geliyor; ama kurulan o çark dönmeye devam ediyor.

Halk, her devrin mağduru, her hesabın bedel ödeyeni...

Vaatler değişiyor, umutlar tazeleniyor ama günün sonunda halkın payına düşen yine aynı zorluklar, aynı ekonomik yük ve aynı adaletsizlik oluyor.

Bu kısır döngü sadece Türkiye'ye özgü değil. Çoğu ülke de durum aynı.

Moralinizi bozmak istemem ama bu sorunların ortadan kalkacağına dair benim pek fazla ümidim yok.

Neden derseniz?

Toplumun en üstündeki mekanizmalar halklara yön gösteren birer pusula gibidir. Eğer pusula yanlış yönü gösteriyorsa, o yolda yürüyenlerin doğru istikameti bulmasını beklemek abesle iştigal etmek olur. Yukarıdakiler kendi içindeki kirlenmeyi temizlemediği sürece, aşağıdakilerin huzur ve rafaha ermesi mümkün değil.

Çözüm için yola çıkmak için erdem sahibi olmak gerekiyor. Erdemli olmak ise fedakarlık ister. Bazen cebindekinden bazen de koltuğunuzdan vazgeçmeniz gerekir.

Umarım ‘böyle gelmiş böyle gider’ günleri sona erer…