Şubat’ı ‘savaşların ayı’ olarak ilan etsek yeridir. 24 Şubat 2022’de sabah saat 06’da Rusya Ukrayna’ya saldırı başlattı. Putin hedefini, “Ukrayna'yı askerden ve Nazizm'den arındırmak” diye açıkladı.
28 Şubat 2026’da bu sefer ABD-İsrail koalisyonu İran’a yine sabah saatlerinde saldırdı. Amerikalılar İran’ın füze programı ve füze rampalarına odaklandı. İsrailliler ise hiç de yabancı olmadıkları üst düzey yetkililere suikast yapmaya. Rejimi değiştirmeyi, füze kapasitesini ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı. Esas meselenin tamamen duygusal! olduğunu Trump’un daha sonraki açıklamalarından öğrendik.
Amerika’yı İsrail mi sürükledi yoksa İsrail’i Amerika mı? Genel kanı Netenyahu’nun Trump’u bu savaşa ittiği şeklinde. Ama tersini savunanlar da var. ABD’nin, Orta Doğu’da ‘maksimum baskı’ stratejisi için Netenyahu gibi tavizsiz bir figüre ihtiyacı olduğunu vurgulayanlar da var.
Gelin önce savaşa giden süreçte İsrail’in yaptıklarına bir göz atalım.
İsrail, savunmadan ziyade aktif bir ‘bölge tasarımcısı’ gibi hareket ederek gerilimi artırdı. Suriye ve Lübnan’a saldırılarda bulundu. Sivilleri öldürdü. Yetmedi, Suriye’nin güneyinde benzer ihlaller gerçekleştirdi.
Batı Şeria’da geniş arazileri devletleştirdi. İlhak adımlarına devam etti. Yayılmacı politikalarıyla çözümün değil sorunun merkezi ve kaynağı oldu.
Gazze’deki katliamları ise herkese ‘bunlar nasıl insan’ diye sordurttu.
İsrail ‘minareyi çalarken kılıf gerektiğinin’ de farkındaydı. Onun için algıları yönetmek üzere 1 milyar dolar civarında bir kaynağı gerçeklerin maniple edilmesi için ayırdı. Yani saldırganlığına kılıf ayarlamayı ihmal etmedi.
Uluslararası hukukta yeri olmayan bir bahane de uydurdu. Mazeretleri ‘önleyici saldırı’ oldu.
İran'ın ‘vekil güçleri’ni eleştiren, bu duruma ses çıkaran sözde medeni ülkeler İsrail’in yarattığı istikrarsızlığı, ‘hesap soramazsınız’ tavrını, askeri ve siyasi yayılmacılığını sadece seyretti.
İsrail’in yaptıklarının halk diliyle tarifi; ‘boyundan büyük işler yapmak’ demektir. Nüfus ve kapasite analizi yapmakdan aciz oldukları da ortada. Böyle olmasa, 10 milyona bile ulaşmayan bir nüfusla, 500 milyonluk bir coğrafyada ‘tek tabanca’ bölgesel liderlik taslamaya kalkmazlardı. Sadece askeri teknolojiyle liderlik yapabileceklerini zannetmeleri makul ve mantıklı bir strateji değildi.
İran savaşı, İsrail'e ve onu destekleyen çevrelere, ‘hırçın-hukuksuz-ahlaksız güç’ modundan çıkıp bölgenin doğal ağırlık merkezi olan Türkiye ile gerçek bir uyum sağlanması gerekliliğine işaret ediyor.
İsrail derinliği olmayan bir devlet. Türkiye ise hem tarihsel mirası hem de demografik ve ekonomik derinliğiyle bölgenin doğal oyun kurucusu. İsrail'in, ‘bölgesel liderlik’ hesabı boş hayal. Türkiye’nin ki realite. O yüzden, Türkiye’nin ağabeyliğini kabul ederek elini öpmesi doğru yoldur.
İsrail'in yasal sınırları içerisinde kalması, kudurganlığı bırakması kendi güvenliği açısından kaçınılmazdır. Türkiye'nin garantörlüğünde veya bölgesel liderliğinde bir ‘Ortadoğu Barış Paktı’ İsrail'i ‘kuşatılmışlık’ sendromundan kurtaracak formül olabilir. Lakin bunun hayata geçmesi için öncelikle İsrail’in, Ankara'nın bölgedeki ağabeyliğini kabul ederek saygı duyması gerekmektedir. Coğrafya bir kaderse, Türkiye bu kaderi bir ‘kriz yönetimi okuluna’ dönüştüren büyük ülkedir.
Ağabey Türkiye..
Türkiye'nin ‘Ağabeylik’ rolü ne gibi sonuçlar doğurabilir? Biraz irdeleyelim.
Öncelikle, Türkiye'nin bölgedeki rolü sadece askeri değil aynı zamanda kültürel ve siyasi bir referans noktasıdır. İsrail, Türkiye ile çatışmak veya Türkiye'yi baypas etmeye yeltenmek gibi -Yunanistan veya Güney Kıbrıs üzerinden- suni ittifaklar kurmak yerine, Ankara ile stratejik bir uyum yakalarsa Doğu Akdeniz gazı güvenli yoldan Avrupa'ya ulaşır. Vekalet savaşları –İran ile İsrail gerilimi- Türkiye'nin dengeleyici gücüyle çözülür. Bölgesel bir refah kuşağı oluşur.
Batı eksenli ‘suni denge’ yerine Bölge merkezli ‘doğal denge’ çaredir. İsrail içindeki fanatikler bu gerçeği görmemekte daha ne kadar direnir bilmem ama rasyonel bir devlet aklının geleceği noktanın bu olduğunu söyleyebilirim.
Bu rasyonel aklı ise Netenyahu gibi yöneticilerde aramak abesle iştigal etmek gibi. Eğer İsrail'de bir lider değişimi yaşanır ve daha makul bir yönetim başa geçerse; gerginlikler yerini bölge merkezli bir iş birliğine bırakabilir. İsrail, ‘yabancı bir unsur’ gibi değil, bölgenin kurallarına -Türkiye'nin çizdiği çerçeveye- uyan bir aktör olarak kabul görebilir.
Aynı rasyonel akıl Amerikalılara da lazım. Ülkesini küresel bir intihara sürükleyen Trump ABD'nin 39 trilyon dolarlık borç sarmalı ve jöleli Savaş Bakanı’nın fanatik söylemleriyle kendi müttefiklerine de zarar vermektedir. O müttefiklerin en başında Türkiye vardır. Siyasi bekalarını savaşa endeksleyen Trump ve Netenyahu çözümün önündeki en büyük engeller olarak değerlendirilebilir. İranlıların yerinde olsanız bu ikisine güvenir miydiniz? Acaba, “Önce vur, sonra konuş” mantıklı Trump-Netenyahu ikilisine itimat edilebilir mi?
Türkiye’ye ihanetin bedeli mi?
Amerika sayesinde iki ülke arasında müttefiklik kavramının içini boşaltan, dostluğa sığmayan çok fazla olay yaşandı. ‘Kalleş olmama’ ve ‘itimat edilir dostluk’ Türk dış politikasının tarihsel kodudur. Ancak Washington’ın bu kodu okumaktaki ısrarlı hatası, bölgeyi bugünkü çıkmaza sürükleyen ana etken olabilir.
‘Terörü ensemizden eksik etmemeleri’ bir müttefik için yapılabilecek en ağır ihanetlerden biridir. Türkiye'nin varoluşsal tehdit olarak gördüğü terör örgütü PKK'nın Suriye koluna silah ve lojistik sağlaması, müttefiklik hukukunu dinamitledi.
BOP (Büyük Ortadoğu Projesi), bölge halklarının refahı için değil, haritaların yeniden çizilmesi ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin ‘etkisizleştirilmesi’ üzerine kurgulandı. Hangi dost, dostunun sınır bütünlüğünü ve iç huzurunu hedef alan projelere olanak sağlar? Yanıtı; ABD…
Soru: Eğer ABD, Türkiye’nin menfaatlerine saygı duyup Doğu Akdeniz ve Ortadoğu enerji hatlarını Türkiye merkezli bir modelle kurgulasaydı, bugün Avrupa enerji krizi yaşar mıydı? Bölge kanlı bir savaşın içine sürüklenir miydi?
Amerikalıların en büyük kusuru ve yanılgısı, Türkiye’nin rasyonel ve güvenilir bir ortak olduğunu kabul etmek yerine, bölgeyi sürekli mikro parçalara bölerek yönetmeye çalışmaktı. Türkiye, NATO içindeki sorumluluklarını her zaman fazlasıyla yerine getirmiş, Kore'den Afganistan'a kadar müttefiklerinin yanında durmuş bir ülke. Buna karşılık ABD’nin; ambargolar, yaptırım tehditleri ve bölgedeki hasmane yapılanmalara verdiği destek, ‘dostluk’ kavramını bir ‘bağımlılık ilişkisine’ çevirme çabalarıydı.
‘Her şerde bir hayır vardır’ denir ya.. Amerika ve Avrupa’nın dostluğa sığmayan tutumları sonrası, Türkiye artık ‘icazet alan’ değil, kendi oyununu kuran ve ‘menfaatlerime saygı duyulmazsa masada yokum’ diyen bir pozisyon aldı.
ABD aslında Türkiye'ye karşı sergilediği düşmanca tutumla dünyada şu sorunun sorulmasına neden oldu: “En eski ve sadık müttefikine bile bunu yapabiliyorsa, bize neler yapmaz?”
ABD, Türkiye'yi dışlayarak aslında bölgedeki ‘istikrar sağlayıcı’ tek gerçek gücü devre dışı bırakmaya çalışırken sonucunda; daha fazla kaos, daha fazla maliyet ve kontrol edilemeyen bir Orta Doğu yarattı. Kendi kurduğu sistemi, kendi eliyle istikrarsızlaştırdı.
Halbuki, Türkiye’nin heybeti, hakemliği olmadan, ABD'nin bölgedeki varlığı sadece ‘işgalci’ veya ‘müdahaleci’ bir yapıydı. Washington ve İsrail’deki stratejik körler şişkin egoları yada önyargıları yüzünden mi bilinmez; bu gerçekleri göremedi.
Bugün ABD, İsrail’i korumak ve bölgedeki 500 milyonluk gücü kontrol etmek adına Orta Doğu’ya saplandıkça, Çin karşısında ve Avrupa’da zayıflıyor.
2026'daki bu kapsamlı İran saldırıları, İran'ı bitirmekten ziyade, ABD'nin bölgedeki tüm müttefiklerini ve enerji yollarını ateşe atıyor. Bu, tam da ‘-Aikido stratejisi- bir gücü kendi ağırlığıyla devirme’ taktiğine benziyor.
ABD tuzağa düşürülmüş olabilir mi?
Dünya sistemini kurgulayanların en güçlü silahı ekonomidir. ABD'nin borcu şu an 39 trilyon doları aşmış durumda. ABD'nin sadece bu borcun faizine ödediği miktar, yıllık savunma bütçesini -Pentagon bütçesini- geçti. Yani ABD, artık savunması için değil, geçmişteki borçlarının faizi için daha çok para harcıyor.
Trump yönetimi devam eden savaş için 200 milyar dolar talep ediyor. Bir devletin kendi ekonomisini bu kadar hırpalaması, dışarıdan bakıldığında ‘bilinçli yada bilinçsiz bir intihar’ gibi görünüyor.
ABD, müttefiklerine güven vermek yerine onlara şantaj ve terör desteğiyle -PYD/YPG örneği- baskı kurmaya çalışarak, kendi kurduğu ‘kurallar temelli düzeni’ kendi elleriyle yıktı.
Eğer dünyayı yöneten bir ‘üst akıl’ varsa, ABD'yi, “doyumsuz güç ihtirası ve sadık müttefiklere ihanete sürükleyerek” tuzağa düşürmüş olabilir. Sahadaki gerçeklerle örtüşen mantıklı tespitler bunlar. ABD şu an bir ‘pirus zaferi’ peşinde; yani savaşı kazansa bile, o zaferi taşıyacak bir devlet yapısı kalmayabilir.
Geldiğimiz noktada bir ayı aşan savaş, küresel enerji hatlarını ve diplomatik dengeleri sarsan bir boyut kazandı. Prof. Esat Aslan, “Amerika’nın –Trump- küresel kumarı İran’da çökmüştür” ifadesiyle bugün gelinen aşamayı özetledi.
Vücudunda ‘Haçlı’ dövmesiyle dolaşan bir Savaş Bakanı ve Japon misafirine ‘Pearl Harbor’ şakası yapan bir ABD Başkanı…
Bu ikili, ‘ABD'yi intihara sürüklüyorlar’ tezini doğrulayan figürler.