“Eski”yi yıkarak ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak, yeni kurumları yaşatacak “yeni bir insan” gerekli.“
Rumeli’nin kaybedilmesi tehlikesi karşısında İttihat ve Terakki Cemiyeti, askeri bürokrasi ve yeni yetişen Erkân-ı Harp subayları (aralarında Mustafa Kemal ve Enver da vardır) bir darbe girişimiyle Meşrutiyeti, Kanun-i Esasi rejimini geri getirdiler. İlk zamanlar, Kanun-i Esasi altında eşitlik ve birlik ilkesi sayesinde imparatorluk halkları arasında ortak Osmanlı Vatanı için uzlaşma ve birliği gerçekleştirme umudu yüksekti. Ancak, İttihat Terakki’nin güçlenen Türkçü politikası, Tanzimat’ın Osmanlılık politikasıyla karşıtlık içindeydi. Müslüman halklar, Araplar, Arnavutlar bile artık imparatorluktan ayrılmak istiyorlardı. Bu arada Abdülhamid tahttan indiriliyor, kısa bir parlamenter yönetim dönemi ardından derin bunalımlar sonucu askeri bürokrasinin diktası geliyordu. Osmanlı bu rejim bunalımıyla sarsılırken 1911-1912 yıllarında İtalya, Trablus’u ve On İki adayı istila ediyordu.

İmparatorluk dönemindeki bu yıkıcı gelişmeler, darbe hareketlerinin bir çözüm getirmediği, aksine daha ağır sorunlara yol açtığı ve dağılmayı çabuklaştırdığı gerçeğini ortaya koydu. 1909’larda büyük bir iyimserlikle başlayan Meşrutiyet yönetiminin, nasıl askeri diktaya dönüştüğünü ve bir dizi felaketle bittiğini unutmamak gerekir. Osmanlı Devleti, bu gelişmelerin ardından Birinci Dünya Savaşına sürükleniyordu.
Aslında Tanzimat ve Meşrutiyet yönetimleri, çoktan çağdışı kalmış bir siyasal yapının, Avrupa örneğine göre yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildi. Yönelmek istenilen Avrupa örneğinin temelinde aydınlanma ilkeleri vardı. Avrupa’yı Ortaçağdan ayıran bu ilkeler, Osmanlı toplumunda hala ayakta olan ve ayakta tutulmak istenen Ortaçağ Dünya Görüşü ve kurumlarıyla çatışacak ve sarsıntılara neden olacaktı.
Bir arada yaşatılmak istenen bu yüzden de devamlı gerginlikler yaratan bu iki karşıt düzen Cumhuriyet kurulana kadar devam edecek Atatürk’ün Türk Toplumunu ortaçağ düzeninden bütünüyle ayıracak süreci başlatmasıyla sona erecekti.
Aydınlanma için öncelikle –göreli de olsa- özgür bir ortam gerekirdi. Ancak o zaman akıl ve bilim yaşama kılavuzluk edebilirdi. Din ve gelenek baskısının ve siyasal düzen yasaklarının ağır bastığı yer ve zamanlarda düzen karşısında eleştiren bir duruş gösterecek özgür birey yetişmezdi.

“Yeni Bir İnsan Gerekli”
“Eski” yi yıkarak ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak, yeni kurumları yaşatacak “yeni bir insan” gerekliydi. Bu gerçekten hareketle “yeni bir insanın” belli bir doğrultuyu Atatürk çok yerinde bir kararla “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim” dir diyerek bütün bir çağın biçemini özetlemiş oluyordu.
Gerçekten de Atatürk’ün Türk toplumunu kesin olarak yönetmeyi istediği yeni Batı uygarlığının temel niteliği “aydınlanma” tutumuydu. Aydınlanma; yaşama aklın kılavuzluk etmesi, yaşama dayanak olacak değer ve normların akılla bulunması, gelenek ve görenekleri aklın süzgecinden geçirmek demekti.
İşte Atatürk, yurtta ve dünyada oluşan bu karanlık ortamda 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıyordu. Bundan böyle girişeceği eylemler, ulusun öncüsü olarak ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarı ile yürütmek, bunun için sivil ve askeri örgütlenmeyi tamamlamak, aynı süreç içinde yeni bir devlet kurmak, sırası geldikçe yeni çağdaş devletin oluşumunu devrimsel atılımlarla gerçekleştirmekti.
“Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat ve izhar etmek mecburiyetindedir”
Atatürk, Nutuk’ta da veciz biçimde vurguladığı gibi; modernleşmede Atatürk Devrimleri ve Aydınlanması, sadece siyasal rejimde değil, düşünce ve toplum hayatında da topyekûn bir değişim öngörüyordu. “O” Batı’yı hayat felsefesi ile ve onun bütün sembolleri ve değerleriyle benimsiyordu. 1925’te diyordu ki: “Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat ve izhar ( belirtme, gösterme)etmek mecburiyetindedir”

1927’de de, “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mânâ ve eşkâliyle medeni bir heyet-i içtimâiye(toplum) haline îsâl (ulaştırmak) etmektir. İnkilâbımızın umde-i asliyesi(ilkesi) budur. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak bu zihniyetimizdeki tebeddüldendir. (değişme, dönüşme, başkalaşma)
Artık durmuyoruz. Behemehâl ileri gideceğiz” diyordu.
Mustafa Kemal, Devrim ve Aydınlanma yasalarını hayata geçirmeden önce 1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğu “Halkçılık Programı” ile devrimin işaretlerini ortaya koyuyordu. Bu program; Atatürk’ün yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurma ülküsünü gerçekleştirmek için eyleme başladığı dönemden önce tasarladığı, devrimlerinin gerçek özünü oluşturan ilkeler bütünü ne idi.
“NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA
YOLCULUĞU” yazı dizimiz, Cumhuriyet Aydınlanmasının özünü oluşturan ilkeler bütünü “Halkçılık Programı”konusunu analiz edeceğimiz bölümü ile haftaya devam edecek.