"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır."
"Eğer bir gün, benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin."
Mustafa Kemal’e göre AYDINLANMA için öncelikle –göreli de olsa- özgür bir ortam gerekiyordu. Ancak o zaman akıl ve bilim yaşama kılavuzluk edebilirdi. Din ve gelenek baskısının ve siyasal düzen yasaklarının ağır bastığı yer ve zamanlarda düzen karşısında eleştiren bir duruş gösterecek özgür birey yetişmezdi.
“Eski”yi yıkarak ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak, yeni kurumları yaşatacak “yeni bir insan” gerekliydi. Bu gerçekten hareketle “yeni bir insanın” belli bir doğrultuda yetiştirilmesine bağlıydı. Bu doğrultuda Atatürk çok yerinde bir kararla “Yaşamda en gerçek yol gösterici; bilim” dir diyerek bütün bir çağın biçemini özetlemiş oluyordu.
Gerçekten de Atatürk’ün Türk toplumuna adapte etmek istediği yeni Batı uygarlığının temel niteliği olan “aydınlanma” tutumuydu. Aydınlanma; yaşama aklın kılavuzluk etmesi, yaşama dayanak olacak değer ve normların akılla bulunması, gelenek ve görenekleri aklın süzgecinden geçirmek demekti.
“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” cümlesi; ardından hemen anlaşılıyor ki, onu izleyen satır ve sayfalarda bir devrim dile getiriliyordu. Atatürk, Nutkun birçok yerinde “Amacım, Devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır” diyerek de, tarihi yazacak olanların yararlanacakları bir “kaynak” olarak tasarladığını da vurguluyordu.
Yine “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” cümlesi; Mustafa Kemal’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin, düşüncesinde tasarladığı, günü ve yeri geldiğinde, çeşitli devrimler şeklinde aşama aşama gerçekleştirilecek girişimlerin her türlü yıkıcı etkilere karşın dimdik ayakta duran, anıtsal bir yapı olacağı müjdesini veriyordu.

Bu yapının çerçevesi, Mustafa Kemal’in kafasında daha genç bir subayken oluşmaya başlamıştı. Erzurum Kongresi öncesinde, 8 Temmuz 1919 günü sabaha karşı Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirmeye başlamıştı:
1. Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır.
2. Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.
3. Tesettür kalkacaktır.
4. Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.”
Notları yazarken Kansu’nun kalem elinden düşmüştü. Şaşkın bir şekilde “Darılma, ama paşam, sizin de çok hayalperest taraflarınız var” dediğinde, Mustafa Kemal gülmüş, “Bunu zaman tayin eder, sen yaz” demiş ve
5. “Latin harfleri kabul edilecek.” diyerek sözlerini tamamlamıştı.
Mustafa Kemal’e göre; Batı uygarlığı, özgür düşüncenin ürünü idi. Türk düşüncesi de özgürlüğüne kavuşmalı idi. Bu noktadan yola çıkan Atatürk, Batı uygarlığı düşüncesini bir öğretmen gibi halk arasında yaymaya koyuluyordu.
Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bu konu ile ilgili olarak söylemiş olduğu:
“Ülkemiz önünde sonunda çağdaş, uygar ve yenici olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. Dünyada her toplumun varlığının değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygarlıkla orantılıdır. Uygar eserler meydana getirmek yeteneğinden yoksun olan toplumlar, özgürlük ve bağımsızlıklarından yoksun edilmeye mahkûmdurlar. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayat şartıdır." söylemi, bu niyetini açıkça ortaya koyuyordu.
Türk Devrimi ve Türk Aydınlanmasını sağlayan Birinci Anayasa’dan önce yürürlüğe giren yasalar içinde en önemlilerine geçen haftaki yazımda bahsetmiştim.

Birinci Anayasa’nın yürürlüğe girmesinden sonraki dönemde ise
12 Nisan 1921’de Fes Giyilmesi yasaklandı, 25 Kasım 1925 tarihinde Şapka Giyilmesi zorunlu oldu.
Fesin yasaklanması, 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 671 sayılı "Şapka İktisası Hakkında Kanun" ile gerçekleşmiştir. Atatürk Devrimleri kapsamında, toplumu modernleştirmek ve Batılılaşma sürecini hızlandırmak amacıyla fes, sarık ve benzeri başlıklar yasaklanarak yerine şapka kullanımı zorunlu hale getirilmişti.
TBMM üyeleri ve memurlarına şapka zorunluluğu getiren bu düzenleme, Türk toplumunun dış görünüşünü modern dünya ile uyumlu hale getirmeyi amaçlamıştı.
Saltanatın kaldırılması:
30 Ekim 1922’de Osmanlı Devleti’nin sona erdiği ve yeni Türk Devleti’nin Osmanlı Devleti’nin yerine geçtiği hükme bağlanıyor, 1 Kasım 1922’de de Saltanat Rejiminin kaldırılmasına ilişkin yasa yürürlüğe giriyordu.
İkinci Anayasa; 20 Nisan 1924 tarihinde yine “ Teşkilatı Esasiye Kanunu” olarak kabul ediliyordu. Bu Anayasa “1924 Anayasası” olarak anılmış, 1960 yılına kadar 36 yıl yürürlükte kalmış, Devrimlerin ve Aydınlanmanın önemli kararları bu Anayasa döneminde alındı.
Bu Anayasa’dan önce de; İkinci Meclis; 11 Ağustos 1923 tarihindeki ilk toplantısının ardından 24 Temmuz’da Lozan Anlaşmasını imzalamıştı.
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasının ardından yeni Türk devletinin bağımsızlığını uluslararası alanda tescil eden, Sevr Antlaşması'nı geçersiz kılan ve günümüz Türkiye sınırlarını büyük oranda çizen kurucu barış antlaşmasıdır. Kapitülasyonlar kaldırılmış, Misak-ı Millî onaylanmıştır.

13 Ekim 1923’te Ankara Başkent olarak ilan edildi.
Ankara, 13 Ekim 1923'te TBMM'de kabul edilen kanunla Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi başkenti oldu. Kurtuluş Savaşı'nın merkezi olan şehir, Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923) öncesinde stratejik, coğrafi ve lojistik önemi nedeniyle İsmet İnönü ve arkadaşlarının önergesiyle başkent seçilerek, İstanbul'un 470 yıllık başkentlik dönemine son verdi.
29 Ekim 1923’te de Cumhuriyeti ilan edilerek, Anayasaya “Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu” değişmez hüküm olarak getirmişti.
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleri arasında ilk Cumhurbaşkanı seçildiği bu olay, milli egemenlik ilkesini en üst düzeye taşıyarak Türk demokrasi tarihinin dönüm noktası olmuştu.
Değerli okuyucularım “NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA YOLCULUĞU” yazı dizimiz “Atatürk Devrimleri ve Türk Aydınlanmasının hayatın her alanındaki devrimleri” konulu makalemle devam edecek.