“Kadınlar içtimai hayatta erkeklerle birlikte yürümeli, onlarla beraber çalışmalı, hak ve sorumluluklarını paylaşmalıdır. Ancak o zaman milletimizin sosyal ve ahlâkî kuvveti artar.” Mustafa Kemal Atatürk
3 Mart 1924’te Hilafeti kaldıran Meclis, bu dönemde Devrim ve Aydınlanma sürecinde hayata geçirilecek yasaları yürürlüğe koymaya devam ediyordu.
Anayasaların yürürlüğe girmesi ve yukarıda vurguladığım bu gelişmelerin ardından sıra öteki yasalara gelmişti.
Bu yasaları içerikleri bakımından gruplara ayırmak gerekirse;
1. Kadın-Erkek Eşitliğini Sağlayan Yasalar
2. Laik Devlet Yaşamı İle İlgili Yasalar
3. Ulusal Kültürün Geliştirilmesi İle ilgili Yasalar olarak gruplandırılmıştı.

1. Kadın-Erkek Eşitliğini Sağlayan Yasalar; Türk Devrimi’ni, Osmanlı döneminin şeriat hukuku düzeninden ayıran önemli ögelerinden biri olan insanlar arasında cins farkı gözetmeyen kadın-erkek eşitliğini öngören yasalardı. Yüzyıllar süren eşitsiz koşullar, kadının toplumdan soyutlanmasını, kültür ve eğitim açısından düşük düzeyde kalmasını, bunun sonucu olarak yetiştirilen nesillerin kültür ve kişilik noksanının kaçınılmazlığının başlıca nedenlerini oluşturuyordu.
Atatürk'ün kadın haklarına bakış açısı, çağdaşlaşma ve demokrasi vizyonunun temel taşlarından biri idi. Kadını toplumsal hayatın, eğitimin ve siyasetin merkezinde görmeyi hedefleyen Atatürk, Türk kadınının erkeklerle eşit haklara sahip olması için devrimler gerçekleştirmişti.
Atatürk tüm yaşamı boyunca toplumda eşit birey olarak tarif ettiği Türk Kadınına azami saygıyı göstermiş ve kadının toplumsal haklarına her platformda sahip çıkmıştı.
Türkiye’de kadın hakları, teokratik bir yapısı olan Osmanlı Devleti’nden, kadın-erkek eşitliğini kabul eden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde ancak bir dizi devrim ile sağlanabilmişti. Batılı toplumlarda kadın hakları ve kadınların erkeklerle eşitliği konusunda asırlar süren yoğun mücadeleler verilmiş olmasına karşılık Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyetinde bazı kadın derneklerinin çalışmaları olmuş ise de bunlar genelde yetersiz ve toplum desteğinden yoksun çalışmalar olarak kalmışlardı.

Oysa Atatürk, Türk kadınlarına bu haklarının birçok batı ülkesinden önce verilmesini sağlamış ve böylelikle Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele günlerinden erkeği ile birlikte her türlü zorlukla baş ederek düşmanın yurttan kovulmasında büyük rol oynayan Türk kadınının toplumsal konumunu çok iyi değerlendirerek geleceğe umutla bakmasını sağlamıştır.

O’nun kadınlar konusunda 1923’te söylediği şu sözü bu konuda yapacaklarının işareti oluyordu:
Mustafa Kemal Atatürk “…Bir toplum, cinsinden yalnız birinin asrî gerekleri elde etmesi ile yetinirse o toplumun yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek istiyorsa bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir…
Binaenaleyh bizim toplumumuz için ilim ve fen lazım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmeleri lazımdır…
Dünyada ilk Uluslararası Kadın Kongresi 18 Nisan 1935 tarihinde Atatürk’ün talimatıyla İstanbul’da düzenlenmiş ve kongreye dünyanın dört bir yanından gelen kadınlar katılmıştı. Atatürk kongre delegelerine hitaben yaptığı konuşmada şunları dile getiriyordu:
“Siz Sayın Delegeler, Türk Kadınının dünya kadınları ile el ele vererek, dünyanın barışı ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz. Zira ben de çağdaş bilgi ve kültür ışığı ile donanmış Türk Kadınının bu faziletli güce her bakımdan haiz olduğuna eminim”

2. Laik Devlet Yaşamı ile İlgili Yasalar;
Türk Devriminin ve Aydınlanmanın en zorunlu, en olumlu, en kalıcı, çağdaş devlet ve çağdaş toplum oluşturma bağlamında en etkili ve en vazgeçilemez, Anayasal değişmezliği güvence altına alınmış bulunan temel ögeleri içermekteydi.
Bu yasalarla laikliğin Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir buyruk olduğu vurgulanıyordu.
Bu yasaların önemlilerini şöyle sıralayabiliriz.
a. Laiklik; Anayasal ilke olarak, “1924 Anayasası’nın” 3 Şubat 1937 tarihinde yapılan bir değişiklik ile 2. Madde olarak, devrimin altı oklu ilkeleri ile birlikte girmiştir.
Ancak laiklik; Türk Devrim Hukukuna Anayasadaki yerini almadan çok önce, 25 Şubat 1925 tarihinde çıkarılan yasa ile devletin laik kimliği gereği zaten yürürlüğe konulmuştu. Laikliğin, Anayasaya ilk girişi ise 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklikle olmuştu.
3 Mart 1924 tarihli yasa ile Şer’iye ve Evkaf Vekâleti (aynı yasa ile Erkânı Harbiye-ı Umumiye Vekâleti de kaldırılmıştır) kaldırılarak din işlerinin devletten ayrılması yolunda önemli bir adım atılmış oluyordu.

Gazi Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı sıfatıyla 1 Mart 1924’te TBMM’nin yeni çalışma yılını açarken yaptığı konuşmada, “Diyanet-i İslamiyeyi siyasetten ve siyasetin bütün uzviyetinden kurtarmanın bir zaruret olduğunu” söylemiş; 429 sayılı Kanun tasarısının gerekçesinde, “din ve ordunun siyaset cereyanlarıyla alakadar olması birçok mahaziri daîdir. Bu hakikat bütün medeni milletler ve hükümetler tarafından bir düstur-i esasi olarak kabul edilmiştir. Bu nokta-i nazardan yeni bir hayat varlığı temin etmek vazifesini deruhte eden Türkiye Cumhuriyeti, teşkilat-ı siyasiyesinde zaten mukaddes olan Şer’iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti’nin mevcut olması muvafık olamaz…” diyordu.
Aynı yasa ile din işlerini yürütmek ve denetlemekle görevli Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyordu.
3 Mart 1924 tarihli yasa ile Tevhidi Tedrisat (Öğrenim Birliği) kabul ediliyor, dinsel okullar ile vakıf okulları da dâhil tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanıyordu.
Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi Yasasının kabulünün gerekçesini anlamak için Atatürk’ün şu sözünü iyi değerlendirmek gerekir:
"Eğitimdir Ki Bir Milleti Ya Hür, Bağımsız, Şanlı, Yüksek Bir Toplum Halinde Yaşatır Ya Bir Milleti Kölelik ve Yoksulluğa Terk Eder."
Yine dönemin Milli Eğitim Bakanlarından Vasıf ÇINAR, öğretmenlere bir seslenişinde: Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki,
“Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” demiştir.
Bu iki büyük ve önemli söz, eğitimin birleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya yetmektedir çünkü Atatürk yeni kurulan Cumhuriyet’in temeli kültür olacak demiştir, kültürden kasıt laik, bilimsel, çağdaş bir eğitimle yetişen gençler, kuşaklar ver bir toplum yaratmaktır. Ulus birliğini, kültür birliğini sağlamanın en etkili yolu eğitimde birliği sağlamaktır. Bu nedenle Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile o dönem henüz kapatılmayan (30 Kasım 1925) tarikat ve cemaat medreseleri de yabancı azınlıkların okulları da dâhil olmak üzere tüm eğitim urumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.
Değerli okuyucularım “NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA YOLCULUĞU” yazı dizimiz “Atatürk Devrimleri ve Türk Aydınlanmasının Ulusal Kültürün Geliştirilmesi alanındaki devrimleri” konulu makalemle devam edecek.