“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerini ereği, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna getirmektir. Devrimlerimizin temel ilkesi budur.” - Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini aydınlıklara taşıyacak reformları ölümüne kadar hiç aralıksız sürdürmüştü. Atatürk’e göre devrimlerin amacı; Türk Ulusunun son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine ulusun karakterine, koşullara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye’yi çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkartmaktı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu hedefinin başlıcaları “Hilafetin Kaldırılması”, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Devletin Laikleştirilmesi,

Ezanın Türkçeleştirilmesi, Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi, Kadınlara hak ettiği hakların verilmesi, Eğitim ve Öğretim Sistemi’nin kökten değiştirilmesi, Yeni Türk Alfabesininkabul edilmesi gibi atılımlar idi.

Atatürk’ün önemle üzerinde durduğu konuların başında “Hilafetin Kaldırılması” konusu geliyordu.

Resim 1 Atatürk Adana Konuşması

Atatürk'ün, 16 Mart 1923 tarihinde Adana’da yaptığı bir konuşmayı anımsıyoruz: "Hangi şey ki, akla, mantığa, ulus yararına ise, İslam’ın yararına uygun ise, kimseye sormayın! O şey dindir. Eğer bizim dinimiz, aklın ve mantığın birleştiği bir din olmasaydı kusursuz olamazdı, son din olmazdı... Bazı kimseler, çağdaş olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu inancıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların, kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-1989 Bas. cilt: II Sa: 131 -132)

Ulu Önder Atatürk, Onuncu Yıl nutkunda, kurduğu Cumhuriyetin niteliklerini belirtirken "Türk ulusunun yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale pozitif bilimdir."diyordu.

Resim 2 Atatürk Kastamonu Konuşması

30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada, sanki bugünleri yıllar öncesinden görüyormuşçasına Ulusuna şöyle sesleniyordu:

"Efendiler ve ey millet! iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, Şeyhler, Dervişler, Müritler, ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve isteklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir."

(Atatürk’ün Söylev ve Dem.1989 Bas. Cilt:2 sa:225)

“HİLAFETİN KALDIRILMASI”

Hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Cumhuriyeti dışına çıkarılmasına ilişkin kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilip 6 Mart 1924’te Resmi Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Resim 3 1924 Anaya Sası Görüşülüyon

Toplam 13 maddeden oluşan kanunun en önemli dört maddesi şöyle idi.

Madde 1- Halife görevden alınmıştır. Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.

Madde 2- Görevden alınan halife ve Osmanlı saltanatına mensup tüm erkek ve kadınlar, damatlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde oturmak hakkından ebediyen mahrumdurlar. Bu soya bağlı kadınlardan doğmuş kimselerde Osmanlı addedilir.

Madde 3- İkinci maddede zikredilen kimseler, bu kanunun yayımı tarihinden itibaren en geç on gün içerisinde Türkiye Cumhuriyeti ülkesini terk etmeye mecburdurlar.

Madde 4- İkinci maddede zikredilen kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku kaldırılmıştır.

Böylece hilafet kaldırıldı, devlet yönetiminde LAİKLİĞİN önü açıldı.

Dinimizin, Tanrı ile kul arasında tinsel bir bağ olduğunu, çağdaşlık ve laikliğin, toplumsal yaşamın bir gereği olarak, dine karşı olmadığını, tam aksine, bir yönü ile dinsel özgürlüğün teminatı olduğunu, buna karşın, din adı altında, dayanaksız ve doğru olmayan safsataların halka dayatılmaya çalışılmasının ve en önemlisi de, dinin, siyasete araç yapılmasının ülkeye vermekte olduğu zararların halkımıza gereği gibi anlatılmasının göz ardı edilmeksizin, en az karşıtların yaptığı eylemler ölçüsünde etkin davranmak, bıkmadan, usanmadan sürekli uğraş vermek gerekliliğini bir an bile gözden uzak tutmamalıdır.

ŞERİATÇILIĞA KARŞI ULUSAL EGEMENLİK

23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanması ile Ulusun kayıtsız-koşulsuz egemenliğine dayalı yeni Türkiye Devletinin de temeli atılmıştı.

Henüz o tarihte, işgal güçlerinin elinde tutsak olan Osmanlı devletinin son padişahının ve onun göstermelik hükümetinin sözde saltanatı da son günlerini dolduruyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 ve 2 Kasım 1922 gecesinde saltanatın tümüyle kaldırılmasına, padişahın ve onun hükümetinin düşürülmesine karar verdi.

Vahdettin, İngiliz işgal kuvvetleri kumandanı Harrington'dan sığınma talebinde bulundu. 17 Kasım 1922 günü, bu istek olumlu karşılanarak, padişah ve avenesi Malaya isimli İngiliz savaş gemisi ile Malta’ya doğru yola çıktı.

O tarihte, Ankara hükümetini temsilen, İstanbul’u işgal kuvvetlerinden resmen teslim almak üzere gönderilen Refet Paşanın, bu kaçış eylemine karşı herhangi bir önlem almadığı, ya da alamadığı anlaşılmaktadır.

Resim 4 Halife Abdülmecit

Bu kaçışın arkasından, Türkiye Büyük Millet Meclisi 20 Kasım 1922 tarihli kararı ile Abdülmecit Efendiyi Halife olarak atadı. Ancak saltanatın kaldırılmasına karşın, halifelik makamının varlığını sürdürmesi, yeni kurulan devletin, ulusal egemenlik ve laiklik doğrultusundaki ilkeleri ile asla bağdaşmıyordu. Atatürk, bu konuda da, her zamanki ikna metodu ile halkını bu konuda hazırlıyor, bu uğurda çaba harcıyordu. Yurdu karış karış dolaşıyor, verdiği söylevlerle vatandaşları bu konuda aydınlatıyordu. 18 Ocak 1923 günü gittiği İzmit’te, vatandaşlarına şöyle sesleniyordu: "Ordularımız ve ordularımızı oluşturan ulusumuz kuvvetlidir. Bu kuvvetlerin üzerinde bir kuvvetimiz daha vardır ki, o da, idrak edip fiilen elimizde bulundurduğumuz ve bulunduracağımızı kanıtladığımız ulusal egemenliğimizdir.

Ulusal egemenliğimiz için tehlike yoktur ve olamaz. Çünkü ulusumuz yüzyılların acı yumruğunu yemiş, bunlardan ve yıkıntılardan ders almıştır. Bu ulusu gericiliğe sürüklemenin olanağı kalmamıştır.

Bütün ulus emin ve kaygusuz olsun ki, bu devrimi yapanlar, bu gibi olumsuz dayatma ve etkinlikleri yok edebilecek kudret ve yetenektedir. Aynı zamanda önlemlerini de almıştır. Sizlere kesinlikle yinelerim ki, ulusun egemenliği ebedidir, (sonsuzdur) "(Naşit Uluğ Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı-îst.1973 sa: 333 ve dev.)

Görülüyor ki, Yüce Atatürk, temel öge saydığı ulusal egemenliği, saltanatın kaldırılmasından sonra da, halifelik makamının sürmesini isteyen şeriatçı güçlerin tutumlarına karşı, kaçınılmaz bir devrimsel tepki olarak görüyor, her fırsatta bunu vurgulamaya, mutlaka sonuç almaya çaba harcıyordu.

Yüce Atatürk, İzmit’te açıkladığı bu düşüncelerini, İstanbul’dan gelen gazetecilerle yaptığı basın toplantısında da açıkça dile getiriyor, hilafetin mutlaka kaldırılması gereğini anlatmaya büyük özen gösteriyordu. Yüce Önder'e göre ulusal egemenlik, laik devletin alt yapısı idi.

Resim 5 Ataturk Zubeyde Hanımın Mezarında (1)

Büyük Önder, bu yurt gezisini sürdürürken, annesi Zübeyde Hanımın (Doğumu:I857) 14 Ocak 1923 günü İzmir’de öldüğünü öğrenince, doğruca İzmir’e gelmiş ve annesinin mezarı başında şu konuşmayı yapmıştı: "Annemin mezarı önünde ve Allanın huzurunda yemin ediyorum. Ulusun bu kadar kan dökerek sağladığı ulusal egemenliğin korunması ve savunulması gerekirse, annemin yanına gitmekte asla duraksamayacağım. Ulusal egemenlik uğrunda canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun!" (AGE sa;346)

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi. Bu gelişmelere karşın, halifelik makamının devamı henüz sürüyor, bu durum, çağdaş ve modem Türkiye Cumhuriyetinin gerçek niteliği ile uyuşmuyordu. Halifeliğin şeklen de olsa sürmesi, teokratik yapının devamı olarak algılanıyordu.

Çoğu kez devrim öğretisinde, Cumhuriyetin saltanata karşı bir tepki olduğu, saltanat karşıtı bir ilke olduğu açıklanmaya çalışılır. Oysa Büyük önderin, yukarıdaki sözleriyle de açıklamaya çalıştığımız gibi, Yüce Atatürk, ulusal egemenlik ve onun doğal sonucu olan Cumhuriyeti, saltanat yönetiminden daha çok, teokratik devlet yapısının gereği olan halifelik kurumuna karşı bir tepkisel ilke olarak ele alıyor ve yurt düzeyinde yaptığı gezilerinde sürekli bunu vurgulamaya çalışıyordu.

Resim 6 Ataturk Nutuku Okuyor

Mustafa Kemal Nutukta da veciz biçimde şunu vurguluyordu:

“Eğer amaç, bugünkü halife ve padişaha bağlılık ve sadakatten ayrılmadığını söylemek ve belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların, vatana ve ulusa karşı kullandıkları bir alettir. Buna “halife” ve “padişah” deyince, ulus onun emirlerine uyarak düşmanın isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı. Hain veya makamının güç ve yetkilerini kullanması yasak olan biri, zaten padişah ve halife olamaz” (Nutuk, sayfa 384)

Sonuçta, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 431 Sayılı yasa ile hilâfetin kaldırılması, ulusal devletin önündeki bir engeli daha kaldıran devrimsel etkinliklerden birini oluşturmuştur.

Yüce Atatürk, din duygularının siyaset aracı yapılmasına, din sömürüsü yolu ile ulusal egemenliğin amacından saptırılmasına kesinlikle karşı idi.

Çünkü O biliyordu ki, kutsal din duygularının "sömürülmesi yolu ile iktidara gelecek olanlar, bu isteklerim gerçekleştirdiklerinde, demokrasinin erdeminden ve hoşgörüsünden yararlanarak sağladıkları bu başarının sonrasında, ilk uygulayacakları eylem, öncelikle demokrasiyi, yani halk egemenliğini ortadan kaldırmak olacaktır. Laik devlet karşıtı olan şeriat hukukunu bu suretle uygulayacaklardır.

Değerli okuyucularım “NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA YOLCULUĞU” yazı dizimiz “1924 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) ve Devletin Laikleştirilmesi” konulu makalemle devam edecek.