Hayat, süresi belirsiz ama varış noktasının belli olduğu bir yolculuk… İçimizde hiç durmadan hızla ilerleyen bir hatıra treni. Bu trenin her vagonu ayrı bir hikaye taşır; bazıları neşeli kahkahalarla doludur, bazıları ise suskun vedalarla… Aynı yol üzerinde ilerlesek de kimimiz sevda yüküyle, kimimiz ayrılık yüküyle, kimimiz de pişmanlıkla yola devam ederiz.

Bu trenin biletini kimse almaz, saati bildirilmez, istikametini haritalar göstermez. Bu, sadece hatırlamanın değil; hatırda kalmanın da trenidir. Herkes bir gün bu trenin penceresinden kendi hayatına bakar. Buruk bir gülüşte eriyen zamanlara, unutulmuş vedalara, geç kalınmış kelimelere… Ve o anda fark eder insan; gerçek seyahat beşeri dünyada değil, batın aleminde başlamıştır. Raylar sessizce gönüle döşenirken, biz sadece bir yolcu değil; geçmişin, günün, umutlarla bezenmiş geleceğin ve vefanın tanığıyızdır.

Her istasyon bir eşiktir. Bazı duraklar gönlümüzde derin izler bırakır, bazılarıysa sadece geçip gider. Yol arkadaşlarımız da öyledir; kimileri kalıcı üyelerdir, bir kompartımanda yerlerini sabitlemişlerdir. Kimileriyse, sanki o trenin kapısına asılmış gündelikçiler gibidir; gelirler, selam verirler ve fark ettirmeden inerler. Ama işin aslı şudur: Bu trenin lokomotifi sevgidir. Onu yürüten şey kömür değil, inançtır. Buharını umut üretir. Hırsla ateşlendiğinde hızlanır, aşk ile yön bulur. Tünelleri vardır, elbet karanlık geçitleri de… Ama her tünelin sonu bir ışığa çıkar. O ışık bazen bir dost gülüşü, bazen masumiyet çağına açılan bir pencere, bazen de affetmeyi öğrenmiş bir kalptir.

Yol boyunca manzaralar değişir. Gençlik ovaları geçilir, olgunluk dağlarına ulaşılır. Bazen yalnızlığın çorak bozkırlarında ilerlenir, bazen de temiz arkadaşlıkların yeşil yaylalarında mola verilir. Fakat tren hep gider. Geriye dönmek yoktur. O yüzden hatırlanmaya değer hatıralar bırakmak gerekir geride. Çünkü sadece yaşamak yetmez; hatır için yaşanmış zamanlar biriktirmek gerekir. Boşuna denmemiştir; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur diye. Çünkü o kahvenin içindeki hatır, kıymet içerir. Hatırlamak ve hatırlanmak us ister, ahde vefa ister. Ama boza gibi şekere bulanmış değil; sabırla mayalanmış gerçek vefa ;)

“Kalp, yaradanın nazargahıdır.” İşte bu trenin rayları da o nazargahın içinden geçer. Her hatıra, o kalbin bir kenarına işlenir. Anılar albümüne çekilen resimler, sadece zihine değil gönüle de kazınır. Zihin unutsa bile, gönül unutmaz. Çünkü gönül aynı zamanda hakikatin de defteridir. Anılar sadece gözün gördüğü bir manzara değil, ruhun huzur bulduğu bir sükunet evidir.. Ve belki bir gün bu tren durduğunda ki elbet duracak, geriye ne bilet ne koltuk numarası kalır. Geriye sadece kiminle, nerede, nasıl hissettiklerin kalır. Kim seni gerçekten gördü, kim bir durakta inip seni bekledi ya da sen kimi uğurlarken gözünden yaş değil, kalbinden dua indirdin…

Herkesin içinde bir yerlerde işlemeye devam eden, kimi zaman sesi geceleri duyulan, kimi zamansa gündüzün gürültüsüne karışıp kaybolan bir iç seferdir bu. Bazen gençliğimizin sıcak yaz akşamlarında başlayan, bazen bir vedayla raylarına oturan, bazen de bir gülüşün yankısıyla hızlanan bu eski trenin bir makinisti yoktur; çünkü hatıralar kendi yolunu çizer. Hangi peronda hangi anı binecek, kim nerede inecek, ne zaman hangi duygu içeri dolacak, kimse bilmez. Ama bildiğimiz bir şey vardır: İçimizdeki bu tren bizi biz yapan yegane şeydir. İnsan, geçmişini sırtında taşımaz; kalbinde taşır. Hafızamız, unutur gibi yapsa da hatıraları her zaman görünmez bir rayla önümüze çıkarır.

Öyle bir trendir ki bu, zaman gibi akar. ‘Şimdi’yle ‘geçmiş’ arasına sıkışmaz. Yolculuk zihinde değil, gönülde gerçekleşir. Bizler aynı anda hem yolcu, hem ray, hem yön, hem rota, hem de yükün kendisi oluruz. Ve sorar insan bir gün: “Ben bu trenin neresindeyim?” Lokomotif değilim, vagon da değil. Ben, belki de hatıraya dönüşmüş ve artık kimsenin inmediği bir durakta bekleyenim. Bir koku, bir ezgi, bir eski fotoğraf… Hatıra treninin bir anda durduğu ve tüm geçmişin vagonlardan indiği anları anımsatır bunlar. Bazen pişmanlık iner ilk, ardından bir gülümseme biner. Kalp garında sessiz bir yolculuk başlar kaldığı yerden yeniden.

İnsanın en büyük yanılgısı, hatıraları yalnızca ‘anıların toplamı’ sanmasıdır. Oysa hatıra, yaşanan değil; yaşanmışlıkla yoğrulan bir anlamdır. Bazı anlar vardır ki yaşanırken fark edilmez, yıllar sonra bir sessizlikte anlamını giyinir. İşte o zaman bir hatıraya dönüşür. Söz değil, öz olur. Mevlana’nın dediği gibi: “Söz, perdenin arkasındadır. Perde aralanmadan hakikat duyulmaz.”

Hatırlamak kimi vakit bir ibadettir. Bizi birleştiren de sadece hatıralar değil; hatıralara yüklediğimiz değerdir. Aynı olay, birinin hayatında küçük bir tebessümken, diğerinin omzuna yıllarca taşınacak bir hüzün bırakabilir. Zira insanın duygusal coğrafyası, yaşanmışlıklarla değil, idrakle şekillenir. Bu yüzden bir dostun omzuna bıraktığın söz, bazen senden çok onu büyütür. Ya da bir ayrılık, senin içinde yıkımken, onun içinde özgürlüğün doğumudur. Hatıralar ortak değildir; kişiseldir, içseldir, kutsaldır.

Bir trenin penceresinden dışarı bakan yaşlı bir kadın görürsünüz bazen. Gözleri uzaklara dalmış, elleri titreyerek çantasını tutar. Belki de hatıra treninde kendi gençliğini bekliyordur bir istasyonda. Bazen bir çocuk, camdan burnunu dayamış dışarıyı izler. O daha yeni binmiştir hayata, vagonlar boştur henüz, ama gözleri nice hikayeye yer açmış halde beklemektedir. İnsan, doğduğu andan itibaren bir perondadır aslında. İsmini bilmediği bir istasyonda gözlerini açar; nereye gideceğini, kaç durakta kalacağını, kimlerle aynı vagonda olacağını bilmeden biner bu trene. Şu dünyadan geçip giderken ardında bıraktığın hatıralar, zamanın da yolcularıdır. Raylara sinmiş bir mutluluk, koltukta unutulmuş bir şiir, yolu gözlerken içten gelen bir dilek… Belki de tüm yolculuk bunlar içindir. Yolculuğun kıymeti, sadece varışta değil; içindekilerin kim olduğunda, neyi yolda bırakıp neyi beraber taşıdığında gizlidir.

Son istasyonda sorulacak soru da bellidir: “Gerçekten hatırlanmaya değer bir yolcu oldun mu?“