Demokrasi ile ilgili farklı yorumlar yapmak isteyenler olabilir.

En geniş tanımı şudur:

“Demokrasi, bireylerin toplumsal karar süreçlerine eşit şekilde katılımını ve yönetime ortak olmasını sağlayan bir yönetim biçimidir. Temelinde çoğunluğun iradesine dayansa da azınlıkların haklarının korunması, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi evrensel ilkeleri içerir. Farklı görüşlerin barış içinde bir arada var olabildiği, hesap verebilirlik ve şeffaflığın esas olduğu demokratik sistemlerde, yurttaşlar hem haklara hem de sorumluluklara sahiptir. Özgür seçimler, bağımsız yargı ve güçlü bir sivil toplum demokrasinin vazgeçilmez unsurları arasında yer alır.”

Demokrasinin bu tanımının son halini alması binlerce yıllık bir süreç aldı… Demokrasi ile ilgili ilk uygulamaları Antik Yunan’da buluyoruz. Aristoteles’ten Platon’a demokrasiyi sorgulayan insanoğlu batı uygarlığındaki ilk demokratik açılımını da Magna Carta ile belgelendirmiştir.

Magna Carta, İngiltere’nin tek krallığın tacı altında birleşmesi sürecinde iş birliği yaptığı feodal soylular ile iktidarını paylaşması anlamına gelmekte ve bugün hala Lordlar Kamarası olarak varlığını sürdürmekle yer yüzündeki en eski demokratik kurum olmaktadır. Sonraları Avam Kamarası olarak da bilinen Halk Kamarası’nın da oluşmasıyla İngiltere’de çift parlamentolu bir sistem işlemeye devam etmiştir.

Hiçbir İngiliz kralı ya da politikacısı bu bin yıllık demokrasi mekanizmasını değiştirmek, yok etmek, seçimi kazanma ihtimali yüksek diye rakibini yok etmek gibi fikirleri olmamıştır.

Dünyanın en eski demokratik meşrutiyeti olan İngiltere’de bu süreç Magna Carta dışında yazılı bir anayasa olmadan, toplumun teamüller ve adalet kavramıyla beraber gelişmesiyle sürekli evrimleşmektedir. İngiltere’de yargıçların maaşı yoktur, neye ihtiyaçları varsa devletin hazinesinden alırlar ve ihtiyaçlarını karşılarlar. Yani kimse yargıca gidip de rüşvet teklif etmeyi bile düşünemez… Yargıçların tek sorumluluğu adalet kavramına karşıdır. Elbette farklı adalet anlayışı olan yargıçlar olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada bir İngiliz yargıç, sokaktaki bir kadını rahatsız eden sanığa örnek ceza vererek 7 yıl 7 gün hapis cezası verir. Cezanın fazla olduğunu belirterek itiraz edenler de “7 günlük ceza bu suçu işleyen kişinin hak ettiği cezadır. Ancak 7 yıllık ceza da İngiliz kadınlarının gece parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır” diyerek yaşayan hukuka ilişkin muhteşem bir örnek oluşturmuştur.

Türkiye Fransız ceza hukukunu alarak yıllar içinde kendi koşullarına göre göncellemiş olmakla beraber, suçların ve cezaların yasallığı prensibinden ötürü yasada suç olarak telaffuz edilmeyen bir suça ceza verilemediği gibi yasada yazılı olan cezaların dışında da ceza verilememektedir.

Türkiye’de bugün yaşanan adalet skandallarına bakıldığı zaman, bu hakimlere gerçekten açık çek verir miydiniz? Sorusuna yanıt vermek zor oluyor haliyle…

Demokrasi ve adalet insanlarla ilgilidir.

Ne bu politikacılar ve de avukat, hâkim, savcı ya da polisler uzaydan gelmedi… Bunlar bizim içimizden çıktılar. Nasıl ki trafikte araç kullanırken ya da bir yerde sıraya girmek gerekirken kimsenin hakkına saygı duymadan başkalarının sırasını, hakkını gasp edenler varsa; nasıl rantı, çıkarı için hiçbir şeyi kaale almadan istediğini yapmak isteyenler varsa; işte doktoru, gazetecisi, polisi, siyasetçisi, askeri, bürokratı da bu toplumun içinden çıkıyor. İyisi de var kötüsü de…

Yoksa demokrasi olup bitenleri ve kuralları işimize geldiği gibi yorumlamak değildir. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler atalarımız… Şeriat Arapça hukuk demektir, hukukun kestiği parmak acımaz, velakin biz bırakın hukukun parmağımızı kesmesini bize yan gözle bakmasına bile tahammül edemiyoruz.

Biz halkımızı eğitip, kendi doğrularını bulmalarını sağlamak yerine, onları kolay yönetmek için cahil bıraktığımız sürece kıca vadeli çıkarlarımıza hizmet edecek olan bu durum torunlarımız için yaşadığımız yeri yaşanılmaz hale getirecektir.

Bunu istediğimizden emin miyiz?