Tevellütü eski olanlar bilir. Çarşıda, pazarda, kahvede veya eski bir radyonun cızırtılı frekansında elbet duymuşuzdur bu sözü; “Deve 1 akçe, deve 1000 akçe”. Bir tuhaflık varmış gibi gelir kulağa. ‘Deve nasıl hem 1 akçe hem 1000 akçe olur?’ Sadece bir fiyat farkı değil, insanlık hallerinin özetidir bu söz. Değil mi ki aynı varlık, bir gözde kıymetsiz, diğerinde paha biçilmez… Hayat, neyin ne zaman değerli olduğu kadar, senin o anda neye sahip olduğunla da ilgilidir.
Bazen imkan yokken fırsatlar önümüzden geçer, biz sadece bakarız. Oysa zaman gelir, imkan doğar ve herşey bize fırsat olur. Hikayenin özü de şöyle rivayet edilmiştir; Paran yoksa, bir deve bir akçeye inse bile alamazsın. Paran varsa, bin akçelik deveyi bile kolaylıkla alırsın. Entresandır, insan, ancak dibi gördüğünde neyin ne olduğunu öğrenir. Yalnızlığa dostluk, yoksunluğa bolluk, gözyaşına tebessümün anlamını, ancak bu uçlarda kavrarız. İşte o gün, deve birdenbire 1000 akçelik olur. Ama ne çare ki; kimse o devenin çölde ne çileler çektiğini, ne fırtınalara direndiğini merak etmez. Herkes hazır kıymete bakar. Soğumuş bir bakışla, donmuş bir ifadeyle karşılandığında, kimse insana neden böyle olduğunu sormaz. Yargı kolaydır; anlamak ise yorucu.
Dertliyle vakit geçirmez kimse. Çünkü dert bulaşıcı sanılır. Hüzün, hastalık gibi algılanır. İnsan düştüğünde, bazen en yakın sandığın sana en uzak olur. Yakınlık, mesafe ile değil menfaatle ölçülür. Bir zamanlar yanında olduğunu sandıkların, senin yorgunluğundan fırsat devşirir. Sanki sen yürüdükçe, aklın da yolda dondurma misali eriyormuş gibi, sana bolca akıl verirler, çünkü akıl vermek sorumluluk taşımaz. Oysa ki görüntün, bakışların erir ama için kor olur, soğudukça da kaskatı kesilir. Farkında değillerdir aslında, sen yürüdükçe kendi nefsini yolda dondurursun. Adım attıkça içindeki buz büyür, çünkü sen sadece aklınla değil, kalbinle sınanırsın.
İnsanlar seni gördüğünde ‘sertleşmiş’, ‘soğumuş’ der. Oysa kimse sormaz, neden? Hangi rüzgarda savruldun, hangi kor seni kavurdu? Çünkü insanların çoğu seni dıştan görür, içini anlamaya vakit ayırmaz. Böylece sen, içine çekilirsin. Yanan tarafını göstermezsin kimseye. Zamanla o kor söner, yerini soğuk bir sertliğe bırakır. Ve insanlar yine seni yargılar; Ne kadar da duygusuz, mesafeli, kırıcı biri olmuş… Oysa insan, bazen korunmak için sertleşir. Aynı dağın içindeki kaya gibi. Sıradan gözler dışı görür, Arif olan ise dağın içini merak eder, velakin böylesi nadir bulunur. Çoğunluk kolay olana razıdır. Derine inmeyi, görünmeyeni görmeyi, gözyaşının altında yatan hikayeyi, anlamayı istemez. Madalyonun öteki yüzünü çevirmez hiç kimse. Oysa her insanın içinde, bir elmas gizlidir. Bu elmas, kömürün altında, baskının, sabrın ve ateşin içinde zorla, yavaşça ve sancıyla işlenir. Görünmeyen bu işlem sürecidir asıl değer yaratan. Elmas, sadece pırıltısıyla değil, çektiği sıkıntıyla değerlidir. Aynı insan gibi.
İnsan da işlenir. Hayatla, kayıplarla, yalnızlıkla, ihanetle. Her yaşanmışlık, ruhun içinde bir iz bırakır. Kimisi bu izleri gururla taşır; kimisi saklar. Ama her iz bir öğretidir. İnsan, zamanla neye inanması gerektiğini, neyi bırakması gerektiğini öğrenir. Eskiden 1 akçeye razı olurken, artık 1000 akçelik sessizlikte huzur bulur. Çünkü anlar ki, gerçek değer pazarda değil, kalpte ölçülür. Kimin ne dediği değil, senin kendine ne söylediğindir asıl mesele. Kendine acıyan değil, kendini anlayan olursan, işte o zaman kendi değerini tayin edersin. Ve gün gelir, insanlar tekrar sana yönelir. ‘Ne kadar da olgun biri olmuş’, derler. Oysa senin değerin hep vardı, ama değeri görecek göz eksikti. Artık bakışların hala solgun olabilir, ama sözlerin keskindir. İçinde hala kor olabilir, ama onu yakacak kimseye ihtiyacın yoktur. Kendi sıcaklığında pişmiş, kendi soğukluğunda donmuşsundur.
İnsan, kendi çölünde yanmadan, içindeki suyun kıymetini bilemez. Ve ne gariptir, tam da en kurak anında, içinden bir vaha fışkırır. Sadece sabredenlere görünür o vaha; susmayı bilenlerin kulağına seslenir. Yunus Emre’nin dediği gibi, “Bir ben vardır bende benden içeri.” İşte o içteki ben, dıştakinden çok daha derindir. Dıştaki ben kabuktur. Etkilenir, yıpranır, üzülür, sertleşir. Ama içteki ben; sabrın, teslimiyetin, ‘yakin’in yurdudur. O ben ki rüzgarlara eğilmez, fırtınalara konuşmaz, sessizliğin ta kendisidir. Bu yüzden bazı insanlar susarak anlatır. Suskunluk bir çığlıktır aslında. Ama bu sesi yalnızca gönül ehli duyar.
İnsan da durmalı. Durup dinlemeli. Dışarının gürültüsünü susturmalı ki, içinin sesi duyulsun. O ses, belki bir anne duasında, belki bir gece uykusuzluğunda, belki bir yokuşun tepesindeki nefeste yankılanır. O ses, seni senden alıp sana getirir. Kendini ararken kaybettiklerini değil, bulduklarını hatırlatır. Ve orada, tam o iç yolculuğun eşiğinde, deveye yeniden bakarsın. Fiyatı değil, yolculuğu sorarsın. Kaç çöl aşmış? Hangi fırtınada direnmiş? Hangi kervanlar ona bel bağlamış? Anlarsın ki, deve ne kadar ettiğiyle değil, ne taşıdığıyla ölçülür. Tıpkı insan gibi.
Sadece değer değil, algı da değişir. Yaşlanmak değil, derinleşmektir zamanın getirdiği. Zaman, yalnızca varlığı değil, bakışı da değiştirir. Deve aynı deve, ama sen artık aynı sen değilsindir. Hayat, gençken hızlı ve ucuz gelir insana. Her şey 1 akçelik gibi görünür. Ama olgunlaştıkça, her şeyin değeri değişmeye başlar. Çünkü bir şeyin kıymetini anlamak için zaman gerekir. Ve zaman, değeri ölçen en doğru terazidir; yalnızca geçmez - öğretir de.
Deve 1 akçe midir, 1000 akçe mi, artık dert etmezsin. Çünkü bilirsin ki sen, pazarda değil, hakikatte tartılırsın. Kendi kıymetini insanların terazisinde değil, içinin sessiz terazisinde ölçersin. Ve orada terazinin kefesi yalnızca niyetle dolar.
“Tevellüt” kelimesi, doğum yılıdır teknik olarak. Ama halk arasında daha fazlasını ifade eder: Yaşanmışlık, görmüşlük, geçirmişlik… Zamanla haşır neşir olmuş olan bilir ki, hayatın değeri sabit değil, akışkandır. Bugün değersiz gördüğün şey, yarın aradığın en kıymetli şey olabilir. Dünün ucuzu, bugünün paha biçilmezi olabilir. İşte bu yüzden, yaşı kemale erenler bu söze yalnızca gülümsemez, derin derin susarlar…
“Her yaş, zamandan bir yudum içer. Ama bazı yudumlar, ömre kıymet katar.”