Çocuklarımızın gözümüzün önünde birer birer şiddet sarmalına çekildiği; okul bahçelerinden adliye koridorlarına taşan acıyla sarsıldığımız karanlık bir dönem yaşıyoruz. Bir gün bir öğrencinin okulda dehşet saçtığını, bir öğretmeninin, birçok çocuğumuzun öldüğünü, yaralılar olduğunu; başka bir gün bir evladımızın bıçaklı saldırıya uğradığını, ertesi gün bir başkasının okula getirdiği silahla yakalandığını öğreniyoruz. Yüreğimiz ağzımızda izliyoruz olup biteni...

Her bir olay patlak verdiğinde toplumsal bir tepki yükseliyor, artık teşhis ve tedavi için gereği yapılacakmış gibi düşünüyoruz. Sonra, cezaların artırılması konuşuluyor; dedektörlerden, güvenlik kameralarından medet umuyoruz ancak bunların bile kısmen uygulanabileceği ortaya çıkıyor. Çünkü sadece sonuçları tartışıyor, kökteki sebebi gözden kaçırıyoruz. Oysa yaramız çok daha derinde…

Bu nedenle şiddeti sebep-sonuç bağlamında, bir hafta önce yitirdiğimiz 90 yıllık çınarımız, yıllarını felsefeye, doğru insan yetiştirmeye, hak ve hakikate adamış Prof. Dr. İonna Kuçuradi’nin eğitim ile ilgili sözleri, yaklaşımıyla gözden geçirelim istedim bugün. Felsefi derinliği zirve olduğu, bu alanı akademimize kazandırdığı için “Felsefenin Annesi” unvanıyla anılması onun farkını özetleyen ifadedir. Rahmet olsun! Yüce Rabbimiz ondan razı olsun, mekânı cennet olup, nur içinde yatsın! Hocamıza göre;

“Sınırsızlık Özgürlük Değildir: Kendini Tutamayan Çocuk Şiddete Sığınır”

Okullarımızda yaşanan akran zorbalığına ve tırmanan şiddete baktığımızda; sözel tacizle başlayıp siber zorbalığa, oradan da kesici ve ateşli silahların devrede olduğu adli vakalara evrilen vahim bir tablo görüyoruz. Bu yıkıcı gidişatın temelinde ise toplumca düştüğümüz büyük bir tuzak yatıyor: Özgürlük ile sınırsızlığı birbirine karıştırmak.

İonna Hoca’nın şu sarsıcı tespiti, meselenin tam düğüm noktasıdır:

Günümüzde "özgürlükçülük" adı altında çocuklara sınır koymaktan korkan, her istediğini anında önüne seren, dürtülerini dizginlemeyi öğretmeyen bir ebeveynlik ve eğitim anlayışı türedi. “40 dakika boyunca susuzluğa dayanmayı, ihtiyacın karşılanmasını geciktirmeyi öğrenmeliler. Benim deneyim ve gözlemlerime göre şiddetin en temel nedeni kendini tutmayı öğrenmemiş olmak.”

Eğitimli anne babalar başta olmak üzere bizler, "aman evladımız üzülmesin, hiçbir şeyden mahrum kalmasın" derken, aslında onlara sabretmeyi, hazzı ertelemeyi ve nefsini/öfkesini dizginlemeyi öğretmeyi unuttuk.

İstediği her şey hızla yerine getirilen bir çocuk, büyüyüp de hayatın engelleriyle karşılaştığında ne yapacağını bilemiyor. Kendini tutmayı, durup düşünmeyi öğrenmediği için karşı tarafın şartlarını zorluyor, işi yakıp yıkmaya, kaba kuvvete kadar götürüyor.

Oysa gerçek özgürlük, aklına esen her şeyi yapmak değildir; başkasının hakkını da kendi hakkı gibi ve insan onurunu gözeterek, kendi eylemine yön verebilme olgunluğudur.

Yönetim Yanlışları ve Adaletsizlik Şiddeti Nasıl Tırmandırıyor?

Çocuklarımız bu şiddeti sadece kendi içsel yetersizliklerinden mi üretiyor? Elbette hayır. Çocuklar ve gençler, yetişkin dünyasının ve onları kuşatan sistemin aynasıdır. Bugün hem ülke genelinde hem de okullardaki yönetim anlayışında hüküm süren adaletsizlikler, şiddet sarmalının en güçlü tetikleyicisidir. Bilimsel ifadesiyle; “Toplumsal adaletsizlik ve öğrenilmiş çaresizlik” çok büyük bir tehlikedir.

Dünyada pek çok örneği görüldüğü gibi, bir ülkede adalet duygusu zedelendiğinde, liyakat yok sayıldığında ve haksızlık yapanın yanına kâr kaldığı algısı yerleştiğinde; gençler "kurallara uymanın bir anlamı olmadığı" inancına kapılıyor. Adaletin tecelli etmediği yerde, cezalar caydırıcı da değilse, bireyler kendi "adaletini" kaba kuvvetle sağlama eğilimine giriyor. Ele alırsak;

  • Okullardaki Yönetim Zafiyeti ve Cezasızlık Algısı: Okul idarelerinin disiplin süreçlerini çifte standartla işletmesi, "arkası sağlam" ya da sorun çıkaran öğrenciye/veliye göz yumulurken mağdur olanın yalnız bırakılması, zorbalığı ödüllendirir. Cezanın uygulanmadığı ya da kişiye göre değiştiği bir okul ortamında, haklı olan değil, "güçlü ve acımasız olan" kazanır mesajı verilir.
  • Ayrıştırıcı ve Sert Dil: Yukarıdan aşağıya dalga dalga yayılan ötekileştirici, sert ve uzlaşmaz yönetim dili, okul koridorlarına "öfke" olarak yansır.

Adaletin olmadığı yerde güven biter; güvenin bittiği yerde ise kaba kuvvet hâkim olur. Bunun için felsefe profesörümüz İonna Kuçuradi’nin bu sözünün gereği yapılmalıdır:

Mesleki Başarı Yetmez, Önce "İnsanlaşma Eğitimi"

Bugün eğitim sistemimiz tamamen teknik başarılara, sınav derecelerine ve mesleki uzmanlaşmaya kilitlenmiş durumdadır. Çocuklarımızı sadece yarışlara hazırlıyor; iyi bir diploması, yüksek kazançlı bir mesleği olsun istiyoruz.

Peki ya vicdan? Ya etik değerler? Ya adalet duygusu…

İonna Hoca’nin yıllardır her ortamda yüksek sesle anlattığı, raporlaştırdığı o hayati çağrıyı zihnimize kazımalı ve acilen uygulamaya koymalı, "Mesleki eğitimden önce ‘insanlaşma eğitimi’ verilmelidir."

İnsanlaşma eğitimi; çocuğa başkasının acısını kalbinde hissetmeyi, bir canlıya zarar vermekten ar etmeyi, hak ile haksızlığı ayırabilmeyi ve her şartta adil kalabilmeyi öğretmektir. Etik değerlerden, vicdandan ve adalet duygusundan yoksun yetişen bir zihin; hangi makama, hangi diplomaya sahip olursa olsun kendisine de topluma da şifa değil, zarar verir.

Çözüm: Adil Yönetim ve Felsefi Zihniyet Dönüşümü

Şiddeti durdurmak için sadece cezaları artırmak ya da polisiye tedbirler almak yetmez. Çözüm, hem yönetim anlayışında adalet ilkelerini uygulamaktan hem de zihinleri dönüştürmekten geçer. Bu nedenle İonna Kuçuradi’nin "Eğitimde felsefeye yer verirsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur" tespiti, geleceğimizi kurtaracak reçetedir.

Ana-Babalık eğitimi sistematik olarak işletilmeli ve çocuklar İlk olarak, evde doğru eğitilip şekillendirilmelidir. Ardından ilk okuldan başlayarak tüm kurumlarda şeffaf, tutarlı ve adil bir yönetim anlayışı hâkim kılınmalı, çocuklara "haklı olanın korunduğu, suçlunun cezasız kalmadığı" bir adalet güveni verilmelidir.

Bunun yanı sıra çocuklarımıza küçük yaştan itibaren felsefi düşünmeyi, soru sormayı, kavramların derinliğine inmeyi ve empati kurmayı öğretmek zorundayız. Felsefeyle, edebiyatla ve sanatla yoğrulan, vicdan süzgeci gelişmiş ve adalet duygusu yüksek bir çocuk; her arzusunu bir hak sanmaz, öfkesini konuşarak aşar, sorununu kaba kuvvetle değil akılla çözer.

Şiddeti durdurmanın yolu baskıdan değil; adil bir düzen kurmaktan geçer. Bunu alt yapısı için de bizim gibi Allah korkusunun işlendiği toplumlarda tam tersine Allah ve kul sevgisi verilmelidir. Çocuklarımızın kalbine yaratıcının onu sevgisiyle yarattığını, onu ve bütün insanları sevdiğini ve bunun için insanlara sevgiyle yaklaşması gerektiğini öğretmeliyiz. Şiddetsiz hayat, şiddetsiz toplum, çocuğun kalbine insan sevgisini, zihnine ise felsefi ve etik derinliği koyabilmekten geçer. Kendini tutmayı, adil olmayı, anlamayı ve sevmeyi öğrenen evlatlar yetiştirdiğimiz gün, özlediğimiz huzurlu Türkiye’yi de bugünden kurmaya başlayacağız.

Bu temel insanlık meselesinde; yöneten, yönetilen herkesin; çocuk, anne, baba, öğretmen, okul yönetimi işbirliği şarttır. Ki bu yaklaşımı ben daima “dilde, fikirde, işte birlik” şart diye özetliyorum. Saygı ve sevgiyle…