Ölüm yıldönümünde rahmet, saygı ve sevgiyle anıyoruz kendisini.
Önceki yazıda (“Mankurtlaşma Tehlikesi: Kültürel Hafızayı Kaybetmenin Bedeli-I”), yakın tarihimizin bize bir milleti yok etmenin en etkili yolunun toprağını hatta devletini değil, hafızasını ve dilini elinden almak olduğu gerçeğini acı bir şekilde öğrettiğini vurgulamıştım. Kültürel hafıza, bir milletin varlığını geleceğe taşıyan omurgasıdır. Bu omurga zarar gördüğünde kayıp yalnızca bir coğrafyanın yitirilmesiyle sınırlı kalmaz; insanlarının da özüne, diline ve geçmişine yabancılaşmasıyla, yani mankurtlaşmasıyla sonuçlanır.
Kültürel hafıza kaybının sarsıcı bedellerine karşı, Türk dünyası edebiyatı bağlamında tarihe önemli direniş mirası bırakan sembol isimler vardır. Ömrünün 65 yılını gurbette, doğduğu topraklara hasret geçiren Cengiz Dağcı da onların başında gelir. Dağcı, mankurtlaşma tehdidine karşı sığındığı Türkçe Kalesinde kalemiyle direnmeyi başarmış ve çaresizliklerin girdabındaki Türk dünyasına ışık olmuştur.
Öyle ki bu ışık, 2011'de Hakk'a yürüdüğünde, 65 yıl sonra, vatan toprağında kendisini binlerce kişinin karşıladığı tarihi bir vedaya dönüşmüştür. Vatan Kırım Cengiz Dağcıyı; sadece hemşerilerinin değil, Türkiye ve bütün Türk dünyası siyasetçilerinin, aydınlarının da omuzlarında taşıma yarışına girdiği bir kalabalıkla bağrına basmıştır. Vefatının 15. yılında halen sadece Kırım’da değil, büyük Türk coğrafyasında adına anma toplantıları düzenleniyor olması bu ölümsüzlüğün göstergesidir. Bu yazının onun ebediyete uğurlandığı günlere denk gelmesi de verdiği mesajları yeniden hatırlamamıza vesile olmuştur.
Cengiz Dağcı, ömrü boyunca ne Sovyet rejiminin silip yok etmeye çalıştığı milli kimliğe teslim olmuş ne de Batı'daki gurbetin soğuk yalnızlığında özünden kopmuştur. Onun hayatı, mefkûresi ve eserleri; bir toprak kaybolsa dahi dil ve hafıza korunduğu sürece vatanın diri tutulabileceğinin en somut ispatıdır.
İki Ateş Arasında Bir Hayat ve Sarsılmaz Mefkûre
Cengiz Dağcı’nın hayatı, Kırım Türklerinin 20. yüzyılda yaşadığı kolektif trajedinin özeti gibidir. Yeşil Vatan Kırım’da Gurzuf’ta başlayan, Akmescit’te edebiyat eğitimiyle süren gençliği, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ağır bir sınava dönüşür. Kızıl Ordu saflarında savaşa sürüklenen, ardından Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşen Dağcı; Sovyet komünizminin yıkıcılığı ile Nazi Almanya’sının barbarlığının piyonlaştırma siyaseti arasında sıkışıp kalır. Bu cephelerde yaşadıkları başlı başına insanlık tarihi ve savaşın acımasızlığı ve geri dönüşü olmayan kayıplar açısından ibret vericidir.
Ancak Dağcı’nın mefkûresi, iki emperyalist ve zalim güç arasında ezilmek yerine köklerine sadakat göstermek olmuştur. Savaş sonrası zor yollardan geçerek Londra’ya yerleştiğinde, fiziksel olarak vatanından koparılmış bir mültecidir O... Fakat ruhen ve zihnen Kırım’ı kalbinde taşımaya ant içmiştir. Onun ülküsü; sürgünle, zulümle ve zorunlu göçlerle yok edilmek istenen Kırım Tatar Türklerinin varlığını, tarihsel hafızasını ve uğradığı haksızlıkları edebiyatın ölümsüz dünyasına kaydetmektir. Ülküsünü(mefkuresini) eserlerinde yaşatmak için kendisini adeta dış dünyaya kapatır. Tıpkı varlığı ipek üretmek için kurgulanan ipek böceği misali kozasında yaşar, ömrü boyunca vatanı ve kültürel değerleri için yazar, yazar…
“Korkunç Yıllar”dan “O Topraklar Bizimdi”ye, “Yurdunu Kaybeden Adam”dan “Badem Dalına Asılı Bebek”e kadar, müthiş hafıza ürünleriyle hem tarihe hem edebiyata eşsiz bir hazine sunar. Mankurtlaşmaya meydan okuyan kitapları hem onun hem de okuyucunun hafızasını diri tutan panzehir olur.
Emperyalist devletlerce halk kitlelerine uygulanan mankurtlaştırma eylemi direkt halkın geçmişiyle bağını koparmak ve ona kendisini var eden değerlerini unutturmaktır. Dağcı’nın Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, O Topraklar Bizimdi gibi başyapıtları ise, tam da bu hafızayı yok etme politikasına indirilmiş ağır birer edebi darbedir.
Cengiz Dağcı, Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam’da Sadık Turan karakterinin şahsında kendi gençliğini ve acımasız esaret yıllarını resmeder. Kırım Tatar Türk gençlerinin, çocuklarının nasıl ideolojik çarklar arasında ezilmeye çalışıldığını gözler önüne serer. O Topraklar Bizimdi romanında ise Kırım köylüsünün toprağına, diline ve geleneklerine bağlılığını anlatırken; Sovyetleştirmenin gereği olan sosyalizm siyasetiyle halka uygulanan mülksüzleştirme ve kimliksizleştirme politikalarına karşı gösterilen insani direnişi tarihe not düşer. Bu kitaplar kurgu roman değil; mankurtlaştırılmak istenen bir halkın yaşanmışlıklarından oluşan direnç haritası ve tarihî vesikasıdır.
Vatan Bulduğu Tek Yer: Türkiye Türkçesi
Cengiz Dağcı’nın edebiyat tarihindeki en sıra dışı ve ilham verici yönü, hayatı boyunca Türkiye’ye hiç gelemediği halde tüm eserlerini Türkiye Türkçesiyle kaleme almış olmasıdır. Londra’da, etrafında tek bir Türkçe konuşanın bulunmadığı mütevazı evinde, masasındaki Türkçe-İngilizce sözlükleri ve yazım kuralları kitaplarıyla bir dil işçisi gibi çalışarak yazmıştır kitaplarını.
Gaspıralı İsmail Bey’in "Dilde, fikirde, işte birlik" ülküsünü Ziya Gökalp çizgiyle harmanlayan Dağcı, Türk dünyasının geniş coğrafyasında sesini duyurabilmenin yolunun İstanbul Türkçesinden geçtiğini görmüştür. Onun için Türkçe, yalnızca bir iletişim aracı değil; sınırları çizilemeyen, işgal edilemeyen ve kirletilemeyen vatandır. Der ki; “Londra’daki evimin penceresinden sisli sokaklara bakarken, zihnimde Yurdumun dağlarını düşledim. Kırım Türkçesinin ruhunu Türkiye Türkçesinin zenginliğiyle buluşturarak, kelimelerle aşılmaz bir milli sığınak inşa ettim.”
Sonuç: Ebedi Vatanına Dönüş
Cengiz Dağcı’nın kalabalık Londra’daki inzivai yaşama felsefesi; fiziken gurbette olsa da ruhen vatanında kalabilmek, gürültüden kaçıp sessizlikte köklerine sarılmaktır. Bu felsefeyle yaşadığı için O, bir insanı asimile olmaktan ve mankurtlaşmaktan koruyacak tek güçlü kalenin "ana dili ve hafızası" olduğunu gelecek nesillere aktaran, azimle ve ilkelere dayalı destansı bir hikâye yaşamıştır. Londra’da önce mecburi, ardından ise gönüllü sürgünde ömrünün 65 yılını gurbette geçirmiştir ama 2011 yılında vefat ettiğinde geride asimilasyon ve mankurtlaşma tehdidine karşı yazılmış devasa bir milli külliyat bırakmıştır.
Vefatının ardından cenazesinin Türkiye Cumhuriyeti'nin girişimleriyle doğduğu topraklara nakledilmesi ve çocukluğunun geçtiği Kızıltaş köyünde toprağa verilmesi, yalnız bir yazarın değil; vatanından koparılmış tüm Kırım Türklerinin sembolik olarak toprağıyla kucaklaşması olmuştur.
Dağcının yolu, İsmail Gaspıralı’dan Cengiz Aytmatov’a, Ziya Gökalp’tan Mehmet Emin Resulzade’ye Mustafa Kemal Atatürk’ten bize kadar uzanan meşakkatli ama kutlu bir kültürel savunma hattıdır. Ecdada saygı ve sevgiyle…