Bugün 10 bin liranın hesabını bile yapmadan “Üstü kalsın” diyebilen insanlar var. Geçenlerde anlatılan bir hesap dökümü dikkatimi çekti: Beş lahmacun, beş ayran ve birkaç tatlı 7 bin küsur lira tutuyor. Müşteri 10 bin lira veriyor ve “Üstü kalsın” diyor.
Belki bugün bazı insanlar için 2-3 bin lira bahşiş vermek, günlük hayatın olağan bir harcaması haline geldi. Ama benim kuşağım için örneğin 10 kuruş bile değerliydi. Bunu yalnızca ekonomik bir karşılaştırma yapmak için söylemiyorum. Çünkü 60'lı yıllarda İstanbul'da üniversite öğrencisiydim ve 10 kuruşun ne demek olduğunu o zaman yaşayarak öğrendim. Şöyle ki:
Bir gün Sirkeci'deyim. Cebimdeki bütün param olan 1 lirayı harcamışım. Okulum Yıldız'daydı. Sirkeci ile Yıldız arasındaki mesafe yaklaşık 7 kilometredir. O gün cebimde İETT otobüs veya troleybüslere üniversite öğrencileri için biniş ücreti olan 10 kuruş bile kalmamıştı. Ne yaptım? Yürüdüm. Sirkeci’den Yıldız'a kadar... Bugün 7 kilometre yürüyüşü bir spor faaliyeti olarak yapanlar var. Ben ise bunu spor olarak değil, cebimde 10 kuruş bile kalmadığından yaptım. Üstelik bu, benim için olağanüstü bir durum da değildi. Yukarıda belirttiğim gibi üniversite öğrencisiydim ve babam her ay güçlükle 150 lira gönderebiliyordu. (Bu arada okul vakfı bana ayda 15 lira yardımda bulunuyordu. 15 lira deyip geçmeyin. Bu paranın 10 lirası ile Teknik Okulun kampüsü içerisinde bulunan ve yurda dönüştürülen Yıldız Sarayının aylık parasını ödüyor, kalan 5 lira ile 1 hafta boyunca öğlenleri kuru fasulye + pilav yanında bir de komposto içiyor veya tatlı yiyordum.) 150 liranın içinde İstanbul'da yaşamak, yemek, ulaşım, okul gereksinimleri, sinema ve diğer bütün masraflar vardı.
Para bittiğinde kredi kartı yoktu. Cep telefonu yoktu. İnternetten para gönderme olanağı yoktu. “Birinden borç isterim” düşüncesi bile her zaman kolay değildi. Dolayısıyla 10 kuruşun bile hesabını yapmak zorundaydım. Çünkü 10 kuruş, beni ya otobüse bindirebilir ya da yoksa 7 kilometre yürütürdü.
Bugün ise bambaşka bir Türkiye'de yaşıyoruz. Elbette toplumun tamamını aynı kefeye koymak doğru değil. Çok zor koşullarda yaşayan, geçim sıkıntısı çeken milyonlarca insan var. Fakat bir de paranın miktarını ve değerini hissetmeden harcayabilen sayıları azımsanmayacak kesim de bulunuyor. Bir restoranda birkaç bin liralık hesap geliyor. 10 bin lira uzatılıyor. ‘’Üstü kalsın.” İşte benim üzerinde düşündüğüm şey tam olarak bu. Sorun 3 bin liranın bahşiş olarak bırakılması değil. Sorun, paranın insan hayatındaki anlamının kişilere göre değişmiş olması. Benim gençliğimde 10 kuruşun bir ulaşım bedeli, bir gereksinim, bazen eve yurda dönüş yolu olduğunu biliyorduk. Bugün tuzu kuru insanlar için binlerce lira, hesabın yuvarlanması amacıyla verilen küçük bir miktar haline gelebiliyor.
60'lı yıllarda İstanbul'da öğrenciyken paranın değerini kitaplardan değil, hayatın kendisinden yaşayarak öğrendim. Bir liranın tamamını harcadığım gün, yazımda değindiğim üzere önümde iki seçenek vardı: Ya berabersek arkadaşımdan para isteyecektim (ki zaten yalnızdım). Ya da yürüyerek Yıldız'a gidecektim. Ben yürümeyi seçtim. Ve bugün geriye dönüp baktığımda, o 7 kilometrelik yol bana yalnızca İstanbul'un sokaklarını değil, paranın gerçek değerini de öğretti. Belki de insanın paranın değerini anlayabilmesi için bir gün cebinde yalnızca 10 kuruşunun kalması gerekiyor. Çünkü paranın değerini en iyi, yokluğunu yaşayan bilir. Bugün 10 bin lirayı uzatıp “Üstü kalsın” diyebilenlerle, 10 kuruşu olmadığı için benim gibi Sirkeci'den Yıldız'a yürüyenler aynı ülkenin insanları.
SONUÇ:
Aradan geçen yıllar yalnızca fiyatları kat be kat yükseltmedi. Parayla kurduğumuz ilişkiyi de değiştirdi. Benim için 10 kuruş hâlâ küçücük bir madeni para değildir. O 10 kuruş, Sirkeci'den Yıldız'a kadar yürüdüğüm yaklaşık 7 kilometrelik yolun hatırasıdır.
Ve belki de hayatım boyunca yaşadığım en ucuz ama en değerli derslerden biridir.