Ne mi olur? Güzel Türkiye’miz kısa zaman içerisinde yoksulluktan kurtulur ve gelişmiş ülkeler arasında yerini alır. Bunun için ülkemiz nüfus, jeolojik, coğrafi koşullar, insan gücü ve teknoloji gibi tüm olumlu unsurlara sahiptir.

Bu sözler bana ait değil. Bu sözler 1960 yılında Maliye Bakanlığı, 1962-63 yılları arasında da Başbakan Yardımcılığı yapan siyasetçilerimizden Ekrem Alican’ın bir toplantıda vurguladığı ve büyük yankı uyandıran sözleridir. Nitekim Alican ‘Kaçırılan vergilerin toplamının fazla değil 1/4 ünü sisteme sokabilsek yani tahsil edebilsek 20 yıl içerisinde gelişmiş ülkeler seviyesine gelebiliriz’ şeklinde yorum yapmıştı. Rahmetlinin 60’lı yıllarda belirttiği bu husus bugün bile anlam ve geçerliliğini kat be kat koruyor. Bu bağlamda:

Ekrem Alican’ın sözlerini bugünün Türkiye’sindeki vergi adaleti, kayıt dışı ekonomi ve “vatandaştan daha fazla vergi almak mı, yoksa kaçırılan vergiyi toplamak mı?” tartışmasıyla ilişkilendirmek gerekir. Alican’ın vergi, kalkınma ve kamu finansmanı konusunda çok açık görüşlerini TBMM tutanaklarından okuyabiliyoruz. Örneğin Alican kalkınma hedefleriyle vergi gelirleri arasında doğrudan bağlantı kuruyor ve “hem kalkınacağız hem de vergi yoluna gitmeyeceğiz” anlayışının uygulanabilir olmadığını belirtiyor.

Yukarıda anlattıklarımızdan yazımızın ana konusu “Türkiye'nin sorunu vergi vermeyen vatandaş ile, vergisini ödemeyenlerin yarattığı devasa kayıp” oluyor.

Ve buradan da şu çarpıcı sonuca varabiliriz:

Ekrem Alican bugün yaşasaydı, Türkiye’nin yeni vergiler koymak yerine, mevcut vergileri herkesten adil biçimde toplayarak kalkınabileceğini savunmak olurdu.

Alican'ın 1960'lı yıllardaki konuşmaları bu açıdan da şaşırtıcı derecede güncelliğini koruyor. 1962'de vergi sisteminin kesinlikle istikrara kavuşturulması gerektiğini belirtmiş; 1967'de ise vergi reformunun yalnızca kanun değiştirmekten ibaret olmadığını, bir “zihniyet reformu” olmasında ısrar etmişti. Alican devamla, bir ülkenin kalkınması yalnızca yeni vergiler koymakla değil, yukarıda değindiğimiz üzere mevcut vergi sistemini adil ve etkin biçimde işletmekle mümkün olabileceğini ifade etmişti. Ama asıl düşündürücü olan ise şudur:

Aradan on yıllar geçti. Acaba Türkiye bu sorunu çözebildi mi?

1960 lı yıllarda Türkiye'nin temel sorunlarından biri kalkınmanın finansmanıydı. Devlet daha fazla yatırım yapmak, ekonomiyi büyütmek ve kamu hizmetlerini geliştirmek istiyordu. Bunun için de sürdürülebilir gelire ihtiyacı vardı. Alican, Meclis konuşmalarında kalkınma hedefleri ile vergi gelirleri arasındaki ilişkiye özellikle dikkat çekiyor, yüzde 7 kalkınma hızından, yüksek yatırım oranlarından söz ederken vergideki adaletsizlik ve sıkıntının görmezden gelinemeyeceğini savunuyordu. Ona göre “hem kalkınacağız, hem de vergi yoluna gitmeyeceğiz” demek de gerçeklerden uzaktı..

Fakat burada da çok önemli bir ayırım vardır: Vergiyi artırmak başka, vergiyi toplamak başka şeydir. Bir devlet sürekli olarak vergi oranlarını artırabilir. KDV'yi, ÖTV'yi, gelir vergisini, kurumlar vergisini artırıp yeni vergiler getirebilir. Ne var ki bütün bunlardan çok daha önemli bir açmaz bulunmaktadır:

Mevcut vergi yükü gerçekten herkes tarafından adil biçimde paylaşılıyor mu?

Eğer bir toplumda ücretli çalışan maaşını almadan vergisini ödüyorsa, küçük esnaf her alışverişinde vergi veriyorsa, tüketici aldığı malın fiyatının içinde KDV ve diğer vergileri taşıyorsa; buna karşılık büyük miktarda gelir elde eden bazı kişiler gerçek kazançlarını gizleyebiliyorsa, ortada yalnızca bir vergi sorunu değil, bir adalet sorunu vardır.

Vergi sisteminin sorunu sadece oran değildir

Alican 1967'de vergi tartışmalarının her yıl yeniden yapıldığını, hükümetlerin bütçe açığı ortaya çıktığında yeni vergilere başvurduğunu eleştiriyor ve meselenin yalnızca kanun değişikliği olmadığını savunuyordu, Bu ifade bugün de üzerinde özellikle düşünülmesi gereken bir durum olmaktadır. Çünkü vergi sisteminde adalet sağlanmadan vergi oranlarını artırmak, dürüst mükellefin üzerindeki yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Nitekim vergisini zamanında ödeyen vatandaşın üzerine daha fazla yüklenmek işin kolayına kaçmaktır. Zor fakat önemli olan vergisini gizleyen veya sistemin açıklarından yararlanan gelirleri bulmaktır. İşte tüm vatandaşlarına eşit olarak yaklaşan gerçek devlet burada ortaya çıkar.

Devlet, ekonomide kaybolan veya kayıt dışında kalan kaynakların küçük bir bölümünü bile etkin biçimde sisteme kazandırabilirse, bunun kalkınma üzerinde büyük etkisi olur. Burada önemli olan yalnızca devletin ne kadar vergi topladığı değil, ne kadar vergi toplayabileceği halde toplayamadığıdır. Bu fark, ekonomik literatürde “vergi açığı” veya “tax gap” kavramıyla ifade edilir. Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki soru belki de şudur:

Yeni bir vergi koymadan önce mevcut vergi sistemi ile vergilerin ne kadarını gerçekten toplayabiliyoruz?

Vergi artışı mı, vergi adaleti mi?

Bir ülke bütçe açığıyla karşılaştığında iki seçenek vardır. Birincisi, mevcut mükelleflerin üzerine daha fazla yük bindirmektir. İkincisi ise sistemin dışında kalan ekonomik faaliyetleri kayıt içine almak, vergi kaçakçılığını azaltmak, sahte işlemleri önlemek ve herkesin gerçek gelirine ulaşılabilecek bir denetim sistemi kurmaktır. İkinci seçenek daha zahmetli fakat uzun vadede çok daha adildir. Üstelik vergi gelirinin artması yalnızca bütçeyi güçlendirmez. Devletin diğer ülkelerle ekonomik entegrasyonunu kolaylaştırdığı gibi borçlanma gereksinimini azaltır, kamu yatırımlarının finansmanını sağlar ve vergi yükünün daha geniş bir tabana olabildiğince eşit yayılmasına olanak verir.

Sonuç: Devlet, vatandaşından daha fazla vergi istemeden önce mevcut vergi kaynaklarının tamamına ulaşabiliyor mu? Bir ülkede dürüst vatandaş “vergimi veriyorum” diyebiliyor ama aynı zamanda “başkaları da veriyor mu?” diye soruyorsa, ekonomi kadar vergi adaletinin de konuşulması önem arz eder.