Bildik bir meseledir aslında, insanın kendi aklının kuyusuna düşmesi durumu. Hayat, önümüze sınırsız olasılıklar sunar. Bize verilen kapsamlı irade sayesinde, düşünme yeteneğiyle doğarız ve her geçen gün bu hediyenin sınırlarını zorlarız. Düşünmek, yaşamı anlamlandırmanın tek yolu olduğu için bünyeyi sarsıcı bir eylemdir. Zira düşünce gücü, hem özgürlük hem esarettir.
‘Overthinking’ dediğimiz kavram… Türkçemizde en yakın biçimiyle ‘aşırı düşünme’ olarak yorumlanabilir. Farkında olunmayan tatsız da bir salgındır. Her devir kendi deliliğini üretir; bizim devranın deliliği de düşüncenin haddini bilmemesidir. ‘Us’un hudutları zorlandıkça, insan bir noktada zihnine kafesler örer ve gönüllü bir hapsolma hali yaşar. Zihin, sürekli veri, görüntü, beklenti ve olasılıkla dolar. Bu noktada her şeyi analiz etme arzusu ise anlam üretmekten çok, anlamı boğar. Her olasılığı hesaplayan bir akıl, hiçbir olasılıkla barışamaz.
Düşünmek, insanın kendine yönelmesidir; ama aşırı düşünmek, kendini kendine karşı kullanmaktır. Düşünce bir araç olmaktan çıkar, bir işkenceye dönüşür. Ruminasyon da bu noktada devreye girer. Ruminasyon, nefsin gevişini simgeler, yani bir düşünceyi sürekli çiğnemek, sindirememek, tekrar tekrar yutmaya çalışmaktır. Bir ineğin ot ile imtihanı gibi, insan da zihninde geçmiş olayların tortusunu defalarca çevirir. “Neden böyle oldu?”, “ya şöyle olsaydı”, “keşke şunu deseydim”… Ruminasyon, geçmişin hayaletini bugüne çağırmaktır. Overthinking ise hem geçmişe hem geleceğe yayılır; olabilecekleri, olamayacakları, ihtimalleri, hatta ihtimallerin de ihtimallerini düşünür. Kuruntu, bu ikisinin kardeşidir ama kökü biraz daha korkudadır. Dolayısıyla sadece aklın değil, gönül endişesinin sesidir. Ruminasyon aklı yorar, kuruntu kalbi. Aşırı düşünme ise her ikisini birden ele geçirir.
İşin entresan kısmı, aşırı düşünen insan genellikle akıllı insandır; çünkü zihin ne kadar parlaksa, o kadar derine iner. Ama bazen bu derinlik tehlikelidir. Her şeyi anlamak isteyen, hiçbir şeyi hissedemez hale gelir. Oysa yaşam biraz da aklın bıraktığı boşluklarda anlam kazanır. Zira insan beklenmeyenlerde kendini bulur. Fazla düşünen, kendini koruduğunu sanırken, aslında duygularını karantinaya alır. Böylece düşüncenin fazlası, yaşamın eksilmesidir.
İnsanın düşünceyle kurduğu ilişki, ateşle ilişkisine benzer. Isıtır, aydınlatır, ama ölçüsüzse yakar. Fazla düşünmek, fazla ısınmaktır… dimağın kimyasını, gönlün dengesini bozan bir iç yangın... Bu minvalde nice düşünür, nice alim bizlere öğütlerini emanet etmiştir. Örneğin Rumi “Ölçüde hikmet vardır” der. Dillere pelesenk olmuş bir diğer söz de “Azı karar çoğu zarar”dır.
Düşünmek, eylemden ayrıldığında, zihin donakalır. Fazla düşünmek, hareketsizliğin mazeretidir. Tıpkı bir yazarın yazmaya başlamadan önce sürekli plan yapması gibi; sonunda o kadar plan yapar ki, hiç yazamaz. Aşırı düşünmenin kökü çoğu zaman kusursuzluk arzusudur. Her şeyi doğru yapma çabası, insanı hiçbir şeyi yapamaz hale getirir. Aşırı düşünmek, anlamı yönetmeye kalkmaktır. İnsan düşünceyi kontrol ettiğini sanır ama çoğu zaman düşünce onu kontrol eder. İnsanın kendini anlaması için düşünmesi gerekir; ama kendini affetmesi için düşünmeyi bırakması. Belki de mesele düşünmeyi azaltmak değil, düşünmeyi dönüştürmektir. Düşüncenin nihai amacı eylem olmalıdır; eyleme geçmeyen düşünce, kendi kendini kemirir. Bir noktada düşünce tükenir; geriye sadece var olan kalır. İşte o zaman eldekinin farkına varmaya başlarız.
Aşırı düşünme, aklın kendine kurduğu bir tuzaktır. Düşünceler, misafir gibi gelip geçmek yerine zihne yuva yapar. Herkese, herşeye karışır. Ortamı gerer, olmadık şeyleri sürekli hatırlatır. Abartmak meziyet olarak benimsenmeye başlar. Elbette herkes zaman zaman fazla düşünür; ancak bu hal, yaşamın ritmini bozmaya başlar. Odaklanmazsın, karar vermekte zorlanırsın, yastığa baş koyma eylemi başkalaşır, sürekli bir alarm hali oluşur. Her gece nöbet vaktine dönüşür, her ihtimal hesaplanır, her cümle yeniden kurulur, her geçmiş yeniden yaşanır. Böyle bir zihin dinlenemez, çünkü akıl kendi ürettiği gölgelerle cebelleşmekte; kendine karşı amansız bir savaş vermektedir. Kaygı, belirsizlik, korku veya stresle beslenen bu hal ‘zihnin kesreti’dir. Yani çokluk içinde kaybolmak. Düşünceler birbirine çarpa çarpa anlamını yitirir. Düğümün çözümü az düşünmek değil, doğru düşünebilmekten geçer çünkü gönül kesreti değil vahdeti arar. Kalabalığın ardında sükunet bekler, ona erişildiğinde akıl ve gönül birliğe vasıl olur.
Aşırı düşünen biri genellikle yalnızdır; yalnız kalmak, düşünmek için fırsattır, zira insan zihni, yalnız kaldığında yankı odasına dönüşür. Aynı fikir tekrar tekrar çınlar, gerçek olanın sesini bastırır. İçimizde sürekli konuşan, susmayan ve ikna olmayan bu sesler, bizi ziyadesiyle yorar. Oysa doğru bir gönülle buluşmak, aklı da dengeye çağırır. İki taşın birbirine çarparak kıvılcım üretmesi gibi. İnsan, bir başka akılla, hatta gönüldaş bir yürekle dost olduğunda, düşünceleri pişer ve ruhu olgunlaşır. Gönül, aklın aşırılığını yumuşatır; akıl, gönlün taşkınlığını ölçer. Velhasıl huzur makamında mesele tek başına düşünmekte de değil, birlikte tefekkür edebilmekte gizlidir.
“Aklın varsa bir başka akılla dost ol; çünkü bir baş, bir başka başla daha iyi pişer.” – Mevlana
Hayat akışkandır ve özü belirsizlikten geçer. ‘An’ hakikatin yurdudur. Geçmişin gölgesinde kalan insan, olmuşu yeniden kurcalayarak anlamaya çalışır; ama her yoğurma, aynı kederi yeniden üretir. ‘Keşke’lerin mezarlığında gezinen bir akıl, diriliği unutur. Beden burada, zihin başka bir yerde yaşar. Sürekli yorgundur, çünkü her an bir başka zamanda nefes alır. Oysa sadece düşünerek değil, yaşayarak anlaşılır akibet.
Bütün mesele dengeden geçer. Yeri geldiğinde zihin susmalı ve gönül konuşmalıdır. Bu düşünmeyi kesmek değildir, düşüncenin yerini bilmektir. Her durumun kendine has bir denge unsuru bulunur. Düşünce bir yoldur, menzil değil. Fazla düşünmek, yolun sonunu beklerken yürümeyi unutmak gibidir. Düşünmek elbette iyidir; düşünmeyen insan gelişemez, anlam üretemez. Ancak her şeyin fazlası zehirdir. Suyu bile fazla içersen boğulursun. Düşünce de böyledir; ölçüsünde şifa, fazlasında ağu.
Zihin sükuta erdiğinde, yaşamın kendi melodisi duyulur. O zaman düşünce değil, sezgi rehber olur. Ve insan, sonunda anlar… Huzur, düşünceler bitince değil, düşüncelerle barıştığın yerde başlar.
“Durgun zihne bütün evren teslim olur.” - Lao Tzu