Henüz çocuklukta başlar bünyeye sirayet etmeye. Kimse bize anlatmaz, adını koymaz. Elimizdeki oyuncağı uzattığımızda, lokmamızı bölüştüğümüzde, sevinci ya da kırgınlığı saklamadan açtığımızda farkediş faslına geçilir. Bu eşik; erdemli olma özlemi içermez, hesabı da yoktur. Kendini ötekinden ayrı hissetmediğin bir haldir. O, insanın ‘ben’ dediği sınırları aşabildiği nadir idrak biçimlerinden biridir.

Büyüdükçe sınırlar oluşur, benleşme süreci hakim olur, başlarız tutmalara, saklamalara... Ama gönülde o naif izin mirası vardır. Paylaşmak, eldekinden vazgeçmek değildir aslında. Kendine yeni bir alan açmaktır. İnsan verdiğiyle küçülmez; içine sığamadıgı yerden büyür. Bazı şeyler insana öğretilmez; insanda uyanır. Bir kediye avucundan su verdiğinde, sevap hanesi aklından geçmez. İçinden gelen bir şey vardır ve o şey seni harekete geçirir. Paylaşmak, gönülden gelen bu eski bilginin hatırlanmasıdır.

Paylaşmak varlığın özüdür. Koca kainat, ilk anından itibaren kendini açarak var olmuştur; nur zulmetle, katre deryayla, zerre bütünle paylaştıkça anlam kazanmıştır. Dünyaya gelişimizin temeli dahi paylaşımdan doğar. Mesela anacığımız, tüm benliğini bizimle paylaşarak, ilk nefesimize vesile olur. Dolayısıyla bu duygu zaten mayamızda vardır ve hayata karıştıkça lezzetini bulur.

“Veren el alan elden üstündür” denir; burada mesele üstünlükten çok vesile olabilme halidir. Çünkü varlık, alıp verme ile kısıtlanmaz; hakikat akışta tecelli eder. Enerji bir bütündür; gücünü iletkenlikten alır. Benlikten feragat edebilmek işin temelidir. Alan el ihtiyaçla tasvir olunur oysaki ‘kemal’e erme hali, ihtiyaçtan arınma yolculuğudur. Paylaşmak, bu yolculuğun hem aracı hem neticesidir. Burada bahsi geçen ihtiyaç, zaruri olan değil; nefse yönelik olandır.

Paylaşmak, insanın kendini dünyaya sunma biçimidir. Bu yüzden bencillikle yan yana duramaz. Zira, sanki verdikçe yerine yenisi konacakmış gibi bir algı da doğru bakış açısı sunmaz çünkü paylaştıkça gelişen; sahip olduklarımız değil, taşıyabildiklerimizdir. İnsan verdikçe ihtiyacının azaldığını fark eder, azaldıkça hafifler, hafifledikçe yol alır.

İnsanın varlığı, başkasına değmeden anlam kazanmaz. Sevgimizi paylaşırız; sevincimizi, hüznümüzü, derdimizi, tasamızı, paramızı, imkanımızı, bilgimizi… Adı koyulabilen her şeyi paylaşabiliriz ama en başta hayatı paylaşırız. Ailemizle, eşimizle, hanemizle… Aynı sofraya oturmak, aynı havayı solumak, aynı ortama razı olmak bile başlı başına bir paylaşımdır. Üleşmek, hakkı gözetmektir. Kimin neye ihtiyacı olduğunu sezebilmektir. Sokakta arkadaşınla gazozunu paylaşırken ölçü tutmazsın. Kimin daha çok içtiğini hesaplamazsın. O anın hakkı neyse o olur. İhtiyaç kendini belli eder ve sen ona karşılık verirsin. Paylaşmanın en sahici hali de hesabın karışmadığı yerdir.

Dünya paylaşarak döner. Toprak paylaşır, su paylaşır, ağaç paylaşır. Hiçbiri verdiğinden dolayı azalmaz; bilakis verdigi için vardır. Paylaşmanın hikmeti buradadır. Bilgi de böyledir. Paylaşıldıkça eksilmez, derinleşir. Saklanan bilgi kabuğuna çekilir; dolaşıma giren bilgi ise kök salar. Zanaatle meziyetini, sanatla hayal gücünü paylaşırsın. Elinle öğrendiğini başka bir ele bırakırsın. Bir şiir yazarsın ve artık o şiir senin olmaktan çıkar; okuyan herkesin payına düşer. Sanatın özü de budur… Kendinden çıkmak ve başkasına yer açmak.

Paylaşmanın zorlaşmasının sebebi yoksulluk değildir. Asıl sebep, tutma arzusudur. Her şeyi kendine saklama isteği… Kendini bile. İnsan kendini sakladıkça, elindekiler de anlamını yitirir. Paylaşılmayan bilgi kibire, paylaşılmayan sevgi bencilliğe, paylaşılmayan acı ise içten içe çürüten bir kedere dönüşür. Oysa paylaşmak, insanın kendine bile yabancı olmadığını hatırlatır; kendini aşabildiğini, kendinden taşabildiğini…

Paylaşmak, bir hayat tarzıdır. Öğretilmez; yaşanır. Yanında paylaşan biri varsa, sen de paylaşırsın. Çünkü bu hal bulaşıcıdır. Dili suskun ama etkili, gösterişsiz ama derin… Asıl zenginlik, cebinde olandan öte verebildiklerinde gizlidir. Kontrolümüzde olmayan hiçbir şeye gerçekten sahip değilsek; paylaştığımızda kaybettiğimizi sandığımız şeyler zaten bize ait değilse, o zaman korkumuz neyin korkusudur?

Benlik bir perdedir; paylaşmak ise o perdenin aralanması… ‘İnfak’ anlayışı önemlidir çünkü maldan öte; zamandan, dikkatten, merhametten vermek anlamına gelir. Bazen susmak, bazen dinlemek, bazen sadece orada olmaktır. Hatta yeri geldiğinde haklı olmaktan vazgeçmektir. İnsan da en çok haklılığını paylaşmakta zorlanır. Oysa kimi zaman paylaşmak, bir fikri dayatmak yerine geri çekilmektir. Kimi zaman da başkasının karanlığına ışık olmak için kendi parıltımızı kısmaktır.

Paylaşmak her zaman alkışlanmaz; duyurulmaz, etiketlenmez. Çoğu zaman bilinmez bile. Birinin sözünü bölmemek de paylaşmaktır. Yorgun bir kalbin yükünü omuzlamak da… Bazen bir gülümsemeyi saklamayıp sunmak, bazen bir öfkeyi yutmak… Hepsi paylaşmanın farklı yüzleridir. Paylaşmanın amacı çoğalmak değil, bütünlenmektir. Çünkü menfaat çatısını bilen bir ‘ben’ kaldıkça, paylaşılan şey saf kalmaz. Sevinci paylaşmak kolaydır; acıyı paylaşmak ise cesaret ister. Acı, insanı savunmasız bırakır. Ama acı da bir emanettir. Paylaşıldığında sabra, şükre ve derin bir idrake dönüşür. İnsanı benliğinden sıyırır; başkasının acısına göz açar.

En kıymetli pay zamandır çünkü geri gelmez. Birine zaman ayırmak, aslında “hayatımdan bir parça sana veriyorum” demektir. Bu yüzden layıkıyla paylaşım, aceleyle yapılmaz. Dinlemek zaman ister, anlamak zaman ister, beklemek zaman ister. Nedense tam da ihtiyaç olunan günde, ya herkes çok meşguldür ya da meşgul görünmektedir… Oysa meşguliyet, paylaşmamak için iyi bir bahanedir. Zira insan, neye zaman ayırıyorsa odur. Paylaşmadığımız zaman, bize ait değildir; kaçıp gider.

Ne var ki, bir de (ya)paylaşma gerçeği günümüzü istila etmekte. Üretmeden çoğalmış görünen, deneyimlemeden anlatan, kopyalanmış hayat imgelerini kendi hakikatiymiş gibi sunan bu sanal durum; görünürlükle var olma arasındaki çizgiyi silikleştiriyor. Komut veren çok, üreten az. Söylem çoğaldıkça, anlam inceliyor. Emeği, tecrübeyi, adaleti ve ölçüyü barındırmayan her gösteri, paylaşıma benzeyen bir yanılsamadan ibaret kalıyor.

Varlık, paylaştıkça anlamlıdır. Kendine kapanan her şey çürümeye mahkumdur; Bilgi, sevgi, güç, hatta inanç bile… Paylaşmak, unuttuğumuzu hatırlamaktır. Aynı sofranın, aynı kaderin, aynı fani hayatın yolcusu olan insan; tek başına var olmadığını hatırladığında paylaşır.

Sükutta çoğalan, temasla anlam kazanan bu kadim şuur; elden ele değil, halden hale geçer. Bir bakışta, bir duruşta, bölünen tek bir lokmada bile kendini belli eder. Paylaşmak güzeldir ve insan, verdiğiyle azalmaz, taşıyabildiğiyle çoğalır.