Her hamle bir amel, her amel bir sonuç doğurur. Hayat, görünürde birbirinden kopuk anlardan ibaret gibi görünür. Fakat tıpkı bir satranç oyunu gibi, hamleler bir diğerini; seçimler ise kader yolunu çağırır.

Satrançta yapılan her hamle, oyunun kalan kısmını doğrudan etkilediği gibi hayat da öyledir. Küçük gibi görünen bir karar, yıllara mal olan bir sonuca yol açabilir. Atılan küçük bir adım, bazen bir ömrün yönünü tayin eder. Yapılan her tercih, kaderin ince dokusunda bir ilmik olarak yerini alır. Biz farkında olmasak da hayat, iç içe geçmiş sonuçlarla örülür.

Aynı kareli tahta gibi, hayat da mevcut çevremizin sınırlarıyla önümüze serilir. Her sabah, açılış hamlemizi yaparız. Bir fincan kahve, işe yetişme telaşı, hatırlamak için alınmış bir not, belki yerinde bir selamlama… Tıpkı satrançta olduğu gibi, bu ilk hamleler hayatımızın temposunu, yönünü ve hatta zafer ihtimalini belirler. Ancak satranç ya da hayat sadece ilk hamlelerle değil, onların ardından gelen sayısız olasılıkla şekillenir. Satrançta ‘mecburi hamle’ diye bir kavram vardır. Rakibin öyle bir hamlesi olur ki, cevabınız bellidir. Ya şahınızı kaçarsınız, ya da taş feda edersiniz. Hayatta da bazen mecburiyetler belirir önümüzde. Bir hastalık, ani bir ayrılık, ekonomik bir zorluk… Bunlar da birer ‘şah çekiştir’. Bazen kaçmak zorunda kalırız, bazen farklı değerlerimizden fedakarlık ederiz. Fakat unutulmaması gereken; her hamle, mecburi dahi olsa bir sonraki hamlenin başlangıcıdır.

Keyifli bir hayatın anahtarı, tıpkı satrançta olduğu gibi, planlı hareket etmekte yatar. Oyunu açarken belki bir ‘İtalyan Açılışı’ kadar klasik davranabiliriz; fakat orta oyunda zihnimiz daha derin hesaplar yapmalıdır. Ne kadar çok olasılık görürsek, o kadar çok gelecek inşa ederiz. Satrançta büyük usta, rakibinin üç-beş hatta on hamle sonrasını hesaplayabilir. Hayatta da aklını işleyen, düşünen ve sorgulayan insan, sadece günü değil, yılları planlar. Ancak burada önemli bir fark devreye girer. Satranç tahtasında her taş bellidir. Kurallar sabittir. Hayatta ise taşlar sürekli değişir. Bugün vezir sandığınız, yarın sizi köşeye sıkıştıran bir piyon olabilir. Çünkü hayat, sadece taşları değil, tahtayı da değiştirir.

Kaybettikçe kazanmayı öğreniriz, gözlemledikçe aşina oluruz sürece, irdeledikçe tecrübelenir, olgunlaştıkça sağlam hamleler yapmaya başlarız. İşte bu noktada zeka devreye girer. Zeka, hamle yapma kapasitesi değil; doğru zamanda, doğru hamleyi yapabilme yetisidir. Ve bu meziyet, doğuştan gelen bir yetenek olmaktan çok, işlenerek büyüyen bir cevherdir. Tıpkı satrançta olduğu gibi, düşünerek, analiz ederek, hata yaparak, hatta kaybederek gelişir. Her kaybedilen maç, bir sonraki oyunun rehberidir. Hayatta da her yenilgi, gelecekteki zaferlerin temelini atar.

“Kazanmak, kaybetmekten daha az öğreticidir. Gerçek ustalık, yenilgiden doğar.” - Garry Kasparov

Hayat ve satranç, benzeşi serhaddır. Birinde 64 karelik mekan, diğerinde sınırlı zaman. Tahtamız ne kadar karışık olursa olsun, düşünerek yapılan her hamle, bir sonraki hamleyi kolaylaştırır. Açmaz görünen mecburiyetlerle karşılaştığımızda bile, o zorunluluklar içinden yeni yollar yaratabiliriz. Hayat da satranç gibi bir oyundur. Ancak mesele oyunu kazanmak için değil, doğru oynamak için yaşamaktır. Çünkü hayat, ölçülü ve akıllı hamlelerle oynayanlara her zaman bir ödül sunar. Belki sürekli bir zafer değil, ama kesinlikle harcanan her soluğun neticesi anlam kazanır.

Kimilerinin gözünde sadece taşların yer değiştirdiği akıl yorgunu bir mücadeledir; ama gönül gözüyle bakıldığında o tahtada yürüyen her taş, insanın maneviyatından bir parçadır. Mevlana güzel der; “Aklın yolu birdir ama gönül binlerce yoldan geçer.” Satranç da böyledir; her hamle, aklın terazisinde tartılır ama gönül sabrıyla dengelenmezse oyunun ruhu kaybolur. Çünkü satranç sadece taşlarla değil, niyetlerle oynanır. Ve niyet, hayatın görünmeyen en güçlü hamlesidir.

Tahtada şah var, vezir var, at var, kale var… Her biri farklı, her biri özel… Ama unuturuz; en kıymetsiz gibi görünen piyon, doğru yolu izlerse sonunda vezir olur. Hayatta da böyle değil mi? Kendini değersiz hisseden nice insan, sebatla yürüdüğünde öyle bir mertebeye ulaşır ki, şaşırtır bizi. Her oyuncu, bu tahtaya oturduğunda bilir ki, oyunun sonu mutlak bir sondur. Ya mat olur ya mat eder. Hayat da öyle, her nefes, son nefese doğru atılmış bir adımdır. Ne zaman biteceği bilinmez ama her hamle, nihai sona biraz daha yaklaştırır bizi. Strateji olmadan oynanan satranç ne kadar savruksa, hikmetten uzak yaşanan bir ömür de o kadar dağınıktır. Satrançta her hamle bir hesaptır; hayatta ise her davranış bir imtihan. Taş kaybetmek oyunun gereğidir. Ama hırsla değil, teslimiyetle karşılanırsa insan büyür.

Bazı hamleler vardır, seni zorlar. Mecbur görünür, dar bir yolda yürürsün. Ama işte tam orada açılır ruhun gözü. Çünkü dar sokaklarda öğrenilir geniş düşünmek. Satranç, sabırla büyür; hayat da öyle. Her şeyin hemen olması için çırpınanlar, oyunun ruhunu kaçırır. Oysa Mevlana bize hatırlatır; “Sabır, kapı açan bir anahtardır”.

Ve nihayetinde, her oyun biter. Şah devrilir, taşlar toplanır, sessizlik gelir. Hayatta da her şey sona erer. Makamlar, ünvanlar, başarılar… Ama kalbe işlenenler kalır. Hangi hamleyi sevgiyle yaptın, hangi kelimeyi merhametle söyledin, işte onlar görünmeyen tahtada yazılı kalır. Çünkü satranç aklın oyunudur, hayat ise kalbin. Gönülle oynanan her hamle, ilahi bir hikayenin parçasıdır. Bizler sıradan bir taşız bu büyük oyunda; ama niyetimizle, sabrımızla, teslimiyetimizle sonsuzluğa yürüyen bir anlam taşırız. Bazı taşlar gibi bazı insanlar da sessizdir. Lakin en güçlü hamleleri onlar yapar. Bazı kayıplar vardır ki, seni kaybetmekten değil, seni bulmaktan geçirir. Yeter ki içindeki hakikati yitirme. Herkesin kendini en hakir gördüğü zamanlarda unutulmamalıdır ki; her piyonun vezir olma hakkı vardır. Tıpkı her insanın kemale erme ihtimali gibi…