Hayat, bize sunulan olaylardan çok, onlara yüklediğimiz anlamların toplamıdır. Bazen incecik bir ip üzerinde yürüyen cambaza benzer. Bir adımda tüm denge değişir, bir rüzgar esintisiyle yön kayar, bir bakış, bir söz, bir karşılaşma yaşamın bütün akışını değiştirir. Hal böyleyse… Tesadüfleri kader sanmak mı daha büyülü? Yoksa kaderi tesadüflerden ibaret zannetmek mi daha rahatlatıcı?

Cevap ne olursa olsun, mesele insanın her iki ihtimalin de ardında saklı güzelliği görebilmesidir. Yaşamın gizemli perdesi aralandığında karşımıza bu iki kavram çıkar. Lakin, hayat, “Tesadüf mü? Kader mi?“ ikilemine sığmayacak kadar karmaşık bir bütündür. Tesadüfler, kaderin ipuçları gibi karşımıza çıkar; kader ise tesadüflerin ardındaki gizemli düzen gibi bize dokunur. İnsan, bu ikisinin arasında sürekli raks eder. Bir bebeğin gülüşünde dünyanın tüm ağırlığını unutmamız, bir manide kendi acımızı bulmamız, gökyüzünde kayan bir yıldızın bizde dilek uyandırması… Bunların hepsi, kendi anlam dokumalarımızın eseridir.

Tesadüf, ilk bakışta gelişi güzel bir oyunun parçası gibi görünür. Bir sokakta hiç ummadığınız anda karşılaştığınız bir yüz, rastgele seçilmiş gibi duran bir kitap sayfasında hayatınızı değiştiren bir cümle, yolda yürürken kulağınıza çalınan ve yüreğinize dokunan bir melodi… Bunlar ‘tesadüf’ dediğimiz hayatımıza zuhur eden sürprizlerdir. Kader ise daha ağır, değiştirilemez bir yazgı, önceden çizilmiş bir yol haritası olarak görünür. Ancak kader, sanıldığı kadar katı ve tek yönlü değildir. Kader, yolun başlangıcını ve bitişini işaret eder; fakat yolun kıvrımlarını, hızını, o yolun hangi renklerle boyanacağını, insanın kendi tercihlerine bırakır. İşte bu yüzden kader, donmuş bir yazı değil; seçimlerimizle yeniden yazılan bir hikayedir ve kaderi yalnızca ‘kaçınılmaz son’ diye okumak, insanın özgür iradesine haksızlık olur.

Tesadüfün zıttı, aslında tercih dediğimiz iradeli yönelimdir. Hayat karşımıza milyonlarca ihtimal çıkarır ve biz, her tercihimizle başka bir ihtimali dışarıda bırakırız. En basit haliyle iyilik ya da kötülük bile bir seçimin sonucudur. Birine yardım eden, merhametle örülmüş bir yol açar kendine; zulmü seçen ise kendi karanlığının kuyusunu kazmış olur. Bu noktada kader, yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç değil; bizim tercihlerimizin, kararlarımızın ve cesaretlerimizin dokuduğu bir döngüdür.

İnsan aklı bu yaşam döngüsünün tamamını kavrayamaz; çünkü yazgının tüm haritası yalnız Yaradan’a malumdur. Lakin bu yazgı, insanı edilgen bir kukla kılmaz. Hayat, bir ırmak gibi önümüze akar; ama hangi kıyıda yürüyeceğimiz, hangi taşın üstünde duracağımız, hangi damladan kana kana içeceğimiz bizim tercihlerimizle belirlenir. İşte bu yüzden kader, sadece alın yazısı değil, iradenin de katıldığı bir yolculuktur. Seçimlerimiz, o yazgının içinde kendi çizgimizi şekillendirir. Ameller, bu tercihlerin somut izleridir. Ne ekersek, onun filizini görürüz. Bir tebessüm, bir gönülde umudu yeşertir; bir öfke, yıllarca taşınan bir kırgınlık bırakır. Karma denilen hakikat de tasavvufta aynı anlamda tecelli eder… “Eden bulur.” Bu, ilahi adaletin görünmez terazisidir. Attığımız her adım, söylediğimiz her söz, bir gün mutlaka bize döner.

Tasavvuf derinliğinde tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşanan ve yaşanacak her şeyin bir zamanı, bir hikmeti vardır. Bir yoldan diğerine saparken, bir insanı seçerken ya da bir fırsatı geri çevirirken, verilen kararlar sadece birer eylem değildir; onun ardında ruhun taşıdığı enerji, niyet ve yöneliş bulunur. Bu engin olasılıklar denizinde insan sadece seçimleri ile değil, tevekkülle de sınanır. Kararlarımızı verir, amellerimizi işleriz; ama neticeyi yaradana bırakırız. Çünkü insanın gücü sebeplere sarılmaya yeter, sonucu yaratmaya değil. Bir çiftçi tohumu eker, sulamasını yapar, toprağı gözetir; ama filizin toprağı yarıp çıkması onun elinde değildir. İşte tevekkül, insanın gücünü ve aczini aynı anda fark etmesidir. Hayatın akışı bu üç sütun üzerinde yükselir… tercih, amel, tevekkül. Ve hepsi Levh-i Mahfuz’un gölgesinde cereyan eder. Belki de sır, bilmediğimiz bu yazıya güvenip, bildiğimiz tercihlerin sorumluluğunu almaktadır.

Her insan dünyaya tertemiz bir nefesle gelir. Ne yükü vardır ne günahı. Ruh, pırıl pırıl bir sayfa gibidir; üzerine yazılacaklara düşen ilk iz, tercihlerimizin ve amellerimizin kaleminden çıkar. Kimi insan ilk nefesini saray gibi evlerde alır, bolluk içinde uyanır dünyaya. Kimi ise yoksulluğun ortasında, açlıkla yoğrulmuş topraklarda gözlerini açar. Biz, çoğu zaman zengin olanı ‘şanslı’, yoksul olanı ‘şanssız’ görürüz. Oysa bu bakış yalnızca maddesel gözün bakışıdır. İnsan gözünün ölçüsü bu bağlamda yanıltıcıdır; çünkü zahirde yokluk gibi görünen şey, batında bambaşka bir bolluğun kapısı olabilir. Bir çocuk düşünün, Etiyopya’nın kırsalında açlığa alışmış ama her lokmasını şükürle yiyen. Kalbi sabırla yoğrulmuş, dayanma gücüyle büyümüş. Bir diğerini düşünün, ihtişamlı sofralarda büyüyen, fakat kalbi kanaatkarlıktan uzak kalmış, hiçbir şeye doymayan. Hangisi daha zengin, hangisi daha fakir? Mesele bu soruya verilen cevapta gizlidir. Çünkü gerçek servet, ceplerimize sığmaz. O, kalbin ve ruhun inceliğinde saklıdır. Manevi hazineler, gözün değil, gönlün gördüğü şeylerdir. Bizim maddi ölçülerimizle yokluk dediğimiz yerde, bazen sabır, tevazu, merhamet ve kardeşlik gibi paha biçilmez değerler doğar. “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” - Yunus Emre

Hayatın başlangıcında kimse şanslı ya da şanssız değildir; çünkü asıl şans, insanın nasıl bir kalp taşıdığı ve o kalple nasıl seçimler yaptığıdır. Hayat defteri herkes için açıktır, kalemi ise bizim ellerimizdedir. İşte bu yüzden herkes kendi kaderini tercihleriyle belirler. Kimisi hayatının sayfalarını kinle, hırsla, açgözlülükle karalar. Kimisi ise o sayfayı sabırla, iyilikle, merhametle nakış gibi işler. Kader, insana sunulmuş boş bir defterdir; mürekkebi niyetimiz, sayfası da ruhumuzdur. Onu anlamlı kılan, bizim ellerimizde şekillenen yazıdır.

Tesadüfün büyüsünü küçümsemeden, kaderin sessizliğinden korkmadan, tercihlerimizin sorumluluğunu üstlenerek yürüdüğümüzde anlamlı bir ömür mümkün olur. Çünkü en nihayetinde kader, bize sunulan yol değil; yürürken attığımız adımların gölgesidir.